Klasik Realizm & Neo - Realizm & Neo - Klasik Realizm


Klasik Realizm, Uluslararası İlişkiler biliminde en atıfta bulunulan akım olmakla beraber, gerçekten de günümüz sisteminin çözümlenmesi ve anlaşılmasında büyük bir rol oynamıştır. Zira Realizm tanımlamasının yapılmasından sonra gelen diğer teoriler ve düşünceler sözü Realizm’e bir şekilde getirmişler, ya Realizm’e karşı bir duruş oluşturarak kendi savlarını ortaya sürerek tezi çürütme yollarına gitmişlerdir, ya da Realizm’in temelinde şekillenerek Realizm’in eksiklerini veya yanlışlıklarını gidermeye çalışarak daha yeni bir akım oluşturmaya çalışmışlardır.

Bu noktada anlaşılan en önemli vurgu, Realizm olgusunun bir mihenk taşı olarak kabul görmesidir. Çünkü çoğu Uluslararası İlişkiler kuramı Realizm’den çıkış almaktadır. Bu denli kabul gören bir anlayışı ilk ortaya çıkaran isimler de aslında tarihin tozlu sayfalarındaki Thucydides, Machiavelli ve Hobbes olmuştur. Ancak onlar sadece kendi görüşlerini dile getirmişler ve bunu herhangi bir sistem olarak açıklamamışlardır. Bu üç düşünürün de en önemli ortak yanları, insanın doğası ve meyilleri üzerine yazılar kaleme alarak, tarihte yaşanan ve yaşanabilecek birçok olayın sebep – sonuç ilişkisini bu temelde şekillendirmeleridir. Makyavel, Prens (Hükümdar) adlı eserinde; Thomas Hobbes da Leviathan adlı kitabında, devletin ve iktidarın gücünü vurgulamışlar, Makyavel, bir yöneticinin hedefe giden yolda yapacağı her hareketi meşru olarak tanımlamış, Hobbes da devleti her yere uzanan çok kollu ve vücutlu bir ‘yaratık’ olarak tasvir ederek, devletin varlığını savunmuştur.

Tüm bu kuramlar, ancak 20. yüzyılda öncülüğünü Hans Joachim Morgenthau ve Edward Hallett "Ted" Carr’ın yaptığı Realizm’de bir sistematik haline gelebilmiştir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Realizm olgusu oldukça kabul görmeye başlamış, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’den siyaset ve diplomasi adamlarının desteklediği bir teori haline gelmiştir.

Realizm’in bu denli kabul görmesinin sebebi, uluslararası ilişkilerin anlaşılması için güç politikası ve güç unsuru üzerine değinmesindendir. Realist sistemde, esas ve tek aktör devlet olmakla beraber devlet dışındaki uluslararası nitelikteki örgütler veya organizasyonlar asla aktör olarak görülmez. Devletler için en önemli amaç güçtür. Raymond Aron’a göre güç, karşı tarafın algısıyla bağlantılı bir olgudur. Yani güç, karşı tarafın hareketlerine etki edebilme, bu hareketleri yönlendirebilme, kararlarını değiştirebilme yetisidir. Aynı zamanda amacı gerçekleştirebilecek olmazsa olmaz tek araç güçtür. Buna göre devletler güce sahip olabilmek için yarışırlar. Çünkü devletler gelecekte de var olabilmek için devamlı olabilmedirler, bunun için de güce ve güvenliğe ihtiyaçları vardır.

Realizm, uluslararası politikayı insanın doğasına bağladığı için uluslararası ilişkileri de bu denli sert yorumlar. Çünkü insanın doğasında kötülük, açlık ve hırs vardır ve dolayısıyla bu yapı devletlere de yansıyacak, uluslararası arenayı bu keskin hale sokacaktır.

Devlet adamları, tıpkı Makyavel’in belirttiği gibi güç uğrunda, güce ulaşma uğrunda pek çok harekette bulunabilirler ve bu hareketler sorgulanmayabilir. Devlet adamlarının özel kişilikleri dışında devlet statülerindeyken doğru, tutarlı, dürüst gibi ahlaki niteliklere sahip olması aranmaz. Zira amaç ulusal çıkarlarsa, bu çıkarlara giden her türlü yol mubahtır. Fakat bir devlet adamı güce ulaşmakta başarısız olursa, bu sefer halkına da hesap vermek zorunda kalacaktır. Bunların dışında devletler, çevrelerinde potansiyel tehlikelere de önceden önlemler alabilirler. Tıpkı Thucydides’in Atina’nın güçlenmesini önlemek için Sparta’yı savaşa götürmesi gibi, devletler karşılarındaki başka devletlerin güçlenmesini önlemek için savaşa girebilirler. Zaten Realizm’e göre uluslararası ilişkilerdeki ana konu da “güvenlik” olgusudur. Hatta Realistler savaş ve güvenlik gibi askeri konuları “High Politics” yani Yüksek Politika olarak; ekonomik, toplumsal, kültürel, sosyal ve ticari politikaları ise “Low Politics” yani Alçak politika olarak adlandırırlar. Dolayısıyla genel olarak iç politika / dış politika ayrımı da belirgin olarak görülmektedir. İç politikada yaşanan durumlar, süreçler, karışıklıklar hiçbir şekilde dış politikayı etkilememelidir, dış politika belli başına bağımsız bir şekilde ulusal çıkarlar üzerine yoğunlaşmalıdır.

Realizm’de her ne kadar uluslararası örgütler veya paktlar aktör olarak sayılmasa da, çıkarlar doğrultusunda kimi tehlikeler karşısında çeşitli paktlarla antlaşmalar yapılabilir. Ama bunlara fazla güvenilmemelidir, zira her devlet yine kendi çıkarını düşünecektir.

Tüm bu açıklamaları göz önünde bulundurarak incelediğimizde Realizm, özellikle 2. Dünya Savaşı ve sonrasında oluşan sistemi en iyi açıklayabilecek bir teori niteliğindedir. Devletlerin varlığı, ulusal çıkarlar, güç ve güvenlik kaygıları, tehdit algıları gibi pek çok başlık özellikle soğuk savaş döneminde sık sık bir sorun olarak ortaya çıkmıştır fakat bununla beraber Realizm’e çeşitli eleştiriler ve eklemeler de gelmeye başlamıştır. Bunların en önemlisi Kenneth Waltz’un 1979 yılında yayınladığı “Theory of International Politics” adlı eseri, Realizm’e yenilikler getirmiş ve Neo – Realizm’in öncülüğünü etmiştir.

Waltz, her şeyden evvel olarak uluslararası arenadaki çatışma ortamını, sistemin “anarşik” yapısına bağlamıştır. Bir "kanun – ceza" sistemi yoktur, olması da muhtemel değildir. Neo Realist düşünce, temel varsayımını insanın doğasından değil, sistem ve yapının analiz edilmesinden oluşturduğu için, Realist düşünceye göre daha bilimsel ve yapıcı bir zemine oturmaktadır. Sistemdeki ilişkilerin sadece devletlerarası etkileşimlerle değil aynı zamanda yapısal nedenlerle de analizlere göre incelenmesi gerektiği vurgulanmış, bu anlamda iki farklı alan ortaya çıkmıştır: Birim düzeyindeki nedenler ve yapı. Zaten Neo Realizm’in sistemi insanın doğasına dayandırmaması sebebiyle de, oluşan durumlar doğal bir sonuç olarak bırakılmayarak, neden - sonuç ve araç - amaç perspektiflerinden de inceleyeme açılmaktadırlar. Waltz’a göre Klasik Realistçiler tümevarımcı, Neo Realistler ise tümdengelimcidir.

Neo Realist düşüncede, ‘gücün’ de farklı bir tanımı vardır. Klasik Realist’lerden farklı olarak ‘güç’, amaç olmaktan ziyade, gerektiğinde kullanılması gereken bir araçtır. Burada esas olan amaç ise, güç ile güvenliği sağlayabilmektir. Aşırı güç peşinde olmanın da, karşı devletleri güçlenme yarışına sokacağını ve hatta birleşerek yeni bir tehdit oluşturabileceklerini savunmaktadırlar. Bu sebeple gücün sadece gerektiği zamanlarda kullanılması vurgulanmaktadır.

Neo Realizm uluslararası çatışmaları ve savaşları analizde, belirgin bir şekilde yapı ve sistem üzerine odaklandığı için kimi varlıklara da daha olumlu bakar. Devletler yine sistemde tek aktör olarak görülmekle beraber, devlet dışı diğer unsurların da varlığı bilinir.

Tüm bu farklılıklara göz attığımız zaman Realizm’in bir ana doktrin olduğunu, Neo Realizm’in de nihayetinde buradan şekillendiğini görmemiz mümkündür. Fakat Neo Realizm, Realizm’e göre daha ‘yapıcı’ olarak adlandırılmaktadır. Zira analizlerini insan doğasına bağlamadan, daha bilimsel bir şekilde, sistem ve yapıları göz önünde bulundurarak neden sonuç ilişkileriyle yapmış olması, uluslararası sistemin kimi ayrıntılarının da açıklanabilmesi ve anlaşılması için daha sağlıklı bir gözlem olmuştur. Aynı zamanda gücü bir amaç değil araç olarak nitelendirmesi de, çatışmaları ve savaşları körüklemektense, azaltmaya yönelik bir tavır olarak görülmektedir. Devletlerin ortak çıkarlarının da olabileceğini, yapının durumuna göre birlikte hareket edilebileceğinin de altı çizilmiş, böylece de tehdit ve yarış odaklı konumdan daha yumuşak bir güç dengesi zeminine geçilmiştir. Bu bağlamda, ilerleyen dönemi tanımlayabilmek için Neo Realizm’in, Realizm’e bir katkı sağladığını söylemek mümkündür ancak tüm insanlık tarihine uzaktan bakacak olursak da Realizm anlayışı ile karşı karşıya kalacağımız kesindir.

Neo – Klasik doktrin ise, Klasik teorinin üçüncü evrimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak isminden de anlaşılabileceği gibi, zaten Klasik Realizm ve Neo – Realizm’in harmanlanması ile oluşmuştur. Dolayısıyla Realizm kavramının iki ana başlığı Klasik Realizm ve Neo Realizm olmakla beraber Neo – Klasik Realizm bu ikisinin bir bileşkesi olarak aktarılmaktadır. Neo Klasik Realizm’i tanımlayan Gideon Rose, Neo Realizm’den farklı olarak, sistemi dış politika bazında açıklamakla yetinmeyip, tüm bu analize, tekil devletlerin iç dinamiklerinin dışa yansımalarını da eklemiştir. Bu sebeple daha geniş bir bakış açısı getirerek, sistemin tanımlanmasındaki değişken sayısını arttırmaktadır. Bu bağlamda önemli de bir katkı sağlamış olmaktadır. Fakat bu katkıya rağmen, Neo – Klasik düşüncenin Klasik Realizm ve Neo Realizm arasında kalması, ikisinden de özellikler barındırmaya çalışırken eklemeler yapmaya çalışması, tutarsızlığa da sebep olmaktadır. Güvenlik anlayışları tehditlere karşı savunma olarak değil, çevrelerine güç etkilerini yayma olarak şekillenir. İnsan doğası faktörünü de tekrar kullanırlar. Ancak bireyselliğe, iç – dış faktörlere eğilmişken, insan doğasının kabul edilen noktaları, çelişki yaratmaktadır.

İçerik: Realizm, Realizm Nedir?, Neo - Realizm, Neo - Realizm Nedir?, Neo - Klasik Realizm, Neo - Klasik Realizm Nedir?, Realizm Yazısı, Realizm Teorisi, Realizmin İçeriği, Realizmin Prensipleri.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun! (2009)



19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal ATATÜRK, Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmış ve Milli Mücadele'nin, bağımsızlık mücadelesinin, Kurtuluş Savaşı'nın temellerini atmıştır.

Bu tarih, işgalci ve emperyalist güçlere karşı yapılan büyük bir vatan savunmasının başlangıç tarihidir. Avrupa'da "hasta adam" olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasına bir "dur!" deme tarihidir.

Geçen seneki yazımda, güzel bir paragraf eklemişim. Tekrar eklemek istiyorum onu:

Mustafa Kemal ve yol arkadaşları, bize bu vatanı bırakabilmek için başkoydukları yolda, hastalanmış, yaralanmış; hakaretlere, saldırılara maruz kalmış; hapse atılmış; cephede kar üstünde uyumuş; annesinin vefatına gidememiş; eğlenmemiş, yememiş, içmemiş, uyumamış... Ne için? Bir düşünün ne için? Kendi keyifleri için mi? Kendi çıkarları için mi? Kendileri için mi? Nedir? Ben söyleyeyim. Türkiye'nin geleceği için, yarınlar için. İşte oradaki gelecek ve yarınlar BİZ oluyoruz. Şimdi ise oturduğumuz son sistem bilgisayarımızın karşısında, yarın arkadaşlarımızla Burger King veya Pizza Hut'a gittikten sonra hangi sinemaya gideceğimizi düşünürken, bir yandan da "yahu Atatürk'ü putlaştırmayalım bu kadar" demek çok kolay değil mi? Ne putlaştırması arkadaşım! Anla diyoruz, anla... İncele, oku, izle... Her şey hazır, var; bize ise bir anlamak kalıyor.

Bir de mirası var Atatürk'ün, Türkiye Cumhuriyeti'dir adı. Bari sen daha rahat yaşa diye verilmişti bütün çabalar. Güçlü ol, akıllı ol, değişen zamanın şartlarını iyi oku, buna göre karar ver... A bir de geçmişini unutma! Başka da bir isteği yoktur bizden, Mustafa Kemal'in.

Üzerine daha da bir şey yazmama gerek yok diye düşünüyorum.

Kutlu olsun efendim 19 Mayıs!

Türkan Saylan


Dün gece 4.30 civarı kaybetmişiz Türkan Saylan'ı. Sabah aldım haberini tabii... Zaten acı çekiyordu, uyutulmuştu, üzülüyor olsam da mutlak sona yaklaştığımızın da farkındaydım ve öyle oldu, acı haber derinden üzdü hepimizi.

Derken kalktım okula gittim. Bizim bölümün en kaliteli hocalarından bir tanesinin Osmanlı Diplomasi Tarihi dersi vardı. Ona girdim. Girdiğimde Türkan Hoca'dan bahsediyorlardı. Meğersem Türkan Saylan'ın, bizim hocaya da emeği çokmuş. Burslar sağlamış, önünü açmış. Şu anda gerçekten inanılmaz donanımlı nadir hocalarımızdan diyebilirim ve Türkan Hoca için borçlu olduğum önemli insanların başında geliyor diyordu. Böylece birinci şahıstan da Türkan Saylan'ın nasıl biri olduğunu daha iyi öğrenmiş oldum. Türkan Saylan'ın hekim kişiliği ve tıp dünyasına kazandırdıklarının yanı sıra, öğrencilere kendini nasıl adamış bir insan olduğunu da anlattı hocamız. Eğitimin önemini, değerini vurguladığını anlattı. Kızların okula gidebilmesi için çabaladığını anlattı.

Fakat bazı şeyleri çarpıtmak o kadar kolay ki. Bilmeden, öğrenmeden, araştırmadan; sabit yerlere, sabit noktalara takılıp kalmak o kadar kolay ki insanoğlu için... O yüzden burada ne anlatsam faydasız şimdi.

Huzur içinde yatsın dilerim ki... Çabalarıyla, emekleriyle ve destekleriyle ekilen fidanlar elbet yeşerecek ve çok güzel meyveler verecektir bu ülkede, hiç şüphem yok.

Önemli Dipnot: Siyasi - politik, toplumsal, gündem gibi konularda yazıp dursam da, artık bu konuların İnternet üzerinde geçirdiğim süre içerisindeki sinirsel sağlığıma iyi gelmediğini anlamaya başladım. Hiç yazmadan duramıyorum, yazınca alevleniyorum. Ayrıca gezip başka yerleri okudukça delleniyorum ve dahası. Söyleyecek, konuşacak, tartışacak çok şey olsa da, burası ne akademik bir yer ne bilimsel. Sanalda dönen kısır döngüler ve sonsuz tartışma yuvalarından başka şey değil. Nihayetinde kimse kimseyi kaale almaktan yana da değil. Herkes dediğim dedik, herkesin doğrusu da kendisine. Peki doğrular nereden öğrenildi? Birileri mi söyledi? Kulaktan mı dolduruldu? Araştırıldı mı? Öğrenildi mi? Kitaplar döküldü mü?

İnternet ve blog denilen mecralarda günün yorgunluğu ve gerginliğinden kurtulup, birazcık kafa dağıtmak, eğlenmek ve dinlenmek mümkünken, aksine daha da yükleniyorum. Dolayısıyla kendimi artık tartışmalar içerisine atmaktan ziyade, önce Bir Sayfa Açın bağlantısını vereceğim. Hep beraber de mutlu mesut yaşayacağız sonra. Okumadan, bilgilenmeden, hiç bir yere varamayız dostlar, canlar.

Blogumun gidişatı konusunda bir kararım yok. Ama bilemiyorum günler ne getirecek... Haydi şimdilik sağlıcakla kalın.

Metrobüs mü Bozukbüs mü?



Seçimlerden önce hızla Söğütlüçeşme'ye kadar uzatılan ve hizmete sokulan Metrobüsler, özellikle her gün yakalar arası gidip gelmekte olan insanlar için çok yararlı oldu denebilir. Buna bir itirazım yok. Henüz kullanmama ihtiyaç olmadığı için bu hizmetten yararlanabilmiş değilim, dolayısıyla gidip gelirken ki var olan şikâyetlere, aksaklıklara bir yorum yapmam, eklemem ve / veya kişisel olarak takdir etmem mümkün değil henüz. Kullananlar varsa kendi tecrübelerini aktarabilirler.

Fakat ben esas olarak Metrobüs hizmeti için satın alınan 50 adet Phileas marka Metrobüslerden yakınmak istiyorum, evet bunu istiyorum! Efendim bu araçların tanesine verilen 2.4 milyon TL yani toplamda 120 milyon TL bilin bakalım kimlerin parası? Ben cevap vereyim, benim, senin, onun, hepimizin! Yani burada amaç bağcıyı dövmek değil hep beraber üzüm yemek tabii ki. Eğer ki araçlar verilen paranın hakkını veriyor olsaydı, bu yazıyı alkış niteliğinde yazar olurdum. Örneğin birçok yere alınan Mercedes marka otobüslerden şikâyet eden oldu mu? En azından ben etmiyorum. Çünkü gerçekten çok harika arabalar onlar, Mercedes işini biliyor nihayetinde. Çok komforlu, rahat ve kullanışlı. Aynı zamanda da doğa dostu.

Sevdiğimiz Mercedes'ler

Ancak dünyanın parası verilen Phileas'lar için çok teknolojik gözükseler de aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Çünkü bu aracın belirli kullanım şartları varmış. Her yere uygun değilmiş, hatta üretildiği yerde bile sorunlar yaşıyormuş (kaynak 1, kaynak 2). Motor gücü olarak uzun yokuşlara uygun değilmiş (kullanım koşullar ve teknik özellikleri hakkında kaynak 1, kaynak 2).

İşin komiği ise, bu araçlar bizim yollarda "alındıktan sonra" test edildi ve birçoğu kullanımdan sonra arızalanmaya başlayınca ya seferden kaldırıldı ya da yürüyemeyecek hale geldiğinden garaja çekildi ve şu an garajda onlarcası boş boş yatıyor (kaynak) ve bizim kullandığımız Mercedes'lerle seferlere devam ediliyor.

Ben anlamakta güçlük çekiyorum. Dünyanın parasını vermeden önce hiç mi araştırma yapılmaz, incelenmez? Veya neden bu kadar pahalı bir araçta karar kılınır? Karar kılanlar ceplerinden çıkartıp ödemiyorlar bu parayı, İstanbul halkının cebinden çıkıyor hepsinin parası çatır çatır... Gürsel Tekin de konuyla ilgili bir yazı yazmış ve sorular sormuş (burada).

İBB'nin sitesinde araçlarla ilgili bir maliyet karşılaştırılması yapılmış mesela, ama çok takdire şayan bir açıklama, şöyle ki (kaynak):

METROBÜS KARŞILAŞTIRMA

* BİR PHİLEAS TAŞIMA KAPASİTESİ İLE 3 ADET 100 KİŞİLİK KÖRÜKLÜ OTOBÜSE DENK.
* ŞOFÖR MALİYETLERİ AÇISINDAN PHİLEAS EN UYGUN ARAÇ.
* PHİLEAS’IN İŞLETME ÖMRÜ 20 YIL İKEN DİĞER OTOBÜSLERİN İŞLETME ÖMRÜ 10 YIL.
* TEK YÖNDE, SAATTE 15 BİN YOLCU TAŞIMAK İÇİN 20 YILLIK İŞLETME MALİYETLERİ:
* SOLO 543 MİLYON EURO,
* KÖRÜKLÜ 364 MİLYON EURO,
* CAPACİTY 288 MİLYON EURO,
* PHİLEAS İSE 219 MİLYON EURO

Ben de sırayla cevap vereyim:

* Bu durumda bir Phileas'in bozulup seferden kaldırılmasıyla, 3 adet 100 kişilik körüklü otobüsün taşıması gereken bir insan yoğunluğu oluşacak.
* Şoför maliyeti derken? Bunlar da mı özel üretiliyor? Mercedes'i de bir şoför kullanıyor, diğerini de bir -hatta şoförsüz araç olmasına rağmen-.
* Bak bu çok hoş bir madde. Phileas'ın ömrü daha uzunmuş. Belli belli 1 yıllarını çıkartamadılar daha. Ayrıca diğer otobüslere 10 yıl diyorsunuz iyi güzel de, Macar yapımı olan ve ben gözümü açtığımdan beri İstanbul'da halen çalışmakta olan Ikarus'lar ne peki?

1992'den beri İstanbul'da kullanılan bir Ikarus

* 20 yıldaki yolcu taşıma kapasitesi ve bunun maaliyetine lafım yok da, bozulan şeyin 20 yılını doldurması tabii biraz zor gibi.

Durum böyle işte. Bir de bu Phileas'ların yolda bozulmasıyla perişanlık yaşayan insanlar var, onlara hiç girmiyorum artık. Ne diyeyim, gitti yine paralarımız. Herhalde bunca paraya bir metro yapılırdı, "büs"lerle uğraşana kadar...

İçerik: Metrobüs Nedir?, Metrobüs Nasıl Bir Araçtır?, Metrobüs Nasıl Bir Ulaşım Sistemidir?, Metrobüsün Yararları, Metrobüsün Zararları, Metrobüsün Faydaları, Metrobüsün Dezavantajları, Metrobüsün Eksik Yanları, Metrobüs İşe Yarar mı?, Metrobüs Hizmeti.

Anne Olabilenlerin Anneler Günü Kutlu Olsun!



Aslında bu yazı bir hayli uzun bir yazı olabilir. Nihayetinde "anne" olarak adlandırılan kavram ve olgunun içeriğini tartışmak ve yazmak saatleri bulan bir konudur. Ben her ne kadar ileride bir gün "baba" olma güzelliğini en iyi şekilde gururla ve sevinçle yaşayacak biri olsam da, çok iyi bir anneye de sahip olduğum için, annelik nedir ne değildiri de bir hayli biliyorum işin aslı.

Hepimizin bildiği klasik söylemler vardır. İnsan hayatı evvela anne karnında başlar ve bu şekilde devam eder. Evet doğrudur. Daha sonra bir bebeğin ve çocuğun aldığı ilk eğitimler, ilk karakteristik özellikler de yaşadığı çevresiyle beraber, annesine bağlıdır. Babalar genelde istisna durumlarda bu sürece katılırlar. Bu sebepledir ki, bir insana sevgi aşılayabilecek; o insanın seven ve sevilen, erdemli ve dürüst, bilinçli ve duyarlı bir insan olabilmesini sağlayabilecek yegane kişi "anne"dir. Dolayısıyla böyle bir güce sahip olan annelerin de bu şansı değerlendirebilmesi için, eğitimli ve iyi yetiştirilmiş olması gerekmektedir. Yani bir toplumun içinde kadının yeri ve değeri ne kadar yüksekse, o toplumdan kötü sonuçlar çıkmayacağı kesindir.

Kızlar okullarına gidebiliyor, kadınlar toplum içinde cinsel bir obje yerine bir "birey" olarak görülebiliyor, her alana her kademeye ayırım olmaksızın adım atabiliyorsa, işte o yerde emin olun ki yeni nesiller de bu döngü içerisinde daha da gelişecek daha da aydınlanacaklardır. Zira birikimler ve kazanımlar nesilden nesile aktarıldıkça insanlık ilerler, aşama kaydeder. Bunun da en önemli kaynağı en başta da söylediğimiz gibi annedir. Anne olmak, sadece çocuk doğurup onun büyümesini izlemek değil; anne olmak tertemiz, bembeyaz bir resim tuvaline, yavaş yavaş, değişik renklerle, değişik fırçalarla, bir sanat eseri yaratabilmektir. Yani anne olmak bir sanattır. İşte şimdi annemin ve bu sanatı icra edebilen tüm annelerimizin anneler gününü kutluyorum, ellerinden öpüyorum ve kıymetlerini bilelim dileklerimle sözü üstat Nazım Hikmet'e bırakıyorum:

BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESİN

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.

Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.

Nazım Hikmet Ran - Şubat 1955

Birkaç Sene Evvel Yaşadığım Bir Olay


Aklıma geldi yazayım dedim. Bundan yaklaşık 8 sene evvel lise 1. sınıfa başladığımız gün, fazla ders olmamış ve okuldan erken çıkmıştık. Arkadaşlarla çay bahçesine gittik. Güldük, eğlendik, konuştuk derken, ben aralarından ayrıldım eve doğru yöneldim. Henüz hava aydınlıktı 5 - 6 civarı falan. Yürüyorum ara cadde üzerinde, kimsecikler yok. İleride halı sahalar gözüktü, devam ediyorum yoluma, tam o sırada üst caddeden gelen üç şahsiyetten birinin beni işaret ettiğini göz ucumla gördüm ve içimden "aha bela geliyor" diye söylendim. Gerçekten de öyle oldu. Arkamdan bana seslendiler:

- Hoopp usta, baksanaa bir!

Başta oralı olmadım, ama koşarak yetiştiler.

- Kime diyoruz, bir baksana!

Ben: Ne vardı?

- Yaa biz arkadaşları bekliyorduk da saat kaç, var mı saatin?

Ben: Yok.

- Cep telefonun da mı yok?

Cep telefonumun gidici olduğunu anlayan ben: Var ama ayarlı değil saat. (Çok saçma bir bahane evet.)

- Sen bir çıkar bak yine de.

Telefonu çıkartır söylerim saati, sonra hemen koyarım cebime.

- Bir daha çıkar anlamadık saati.

Saati telefonu çıkarmadan söylerim. Düşünürler bakışırlar, ben de yürümeye başlarım.

- Hopp nereye hiç duymuyorsun bizi ya, dur bakalım!

Etrafımı sararlar, ne yapsam diye düşünürken yine bir soru gelir:

- Nereye bu acele, iki konuşalım.

Ben: İlerde halı sahada maçımız var bütün arkadaşlar falan orada, onlara gidiyorum. (Yalan ama güzel yalan bu.)

- Demek öyle, mmm hmm.

Derken bir anda bu üç şahsiyet ceplerindeki kesici ne kadar alet varsa çıkarmaya başladılar. Birinden Rambo Bıçağı, diğerinden Kelebek diye adlandırılan bıçak, ötekisinden de ustura çıktı. Durumun acı sonuçlarını düşünmeye başlayan ben, az ilerideki taksi durağını gözüme kestirip koşmayı düşündüm, ama çevrelemişlerdi beni, halen konuşuyorlardı bir şeyler. Fakat ben pek duymuyordum artık. Biraz sakal bırakmış olduğum için usturası olanın şöyle dediğini hatırlıyorum:

- Sakalların uzamış alalım mı?

Ben: Yok, berbere giderim istersem.

Derken, halı sahaların orada bir hareketlenme görünce yine bir kulbuna soktum olayı.

Ben: İşte arkadaşlar da orada toplanmışlar, gideyim ben artık...

- Biz de arkadaşı bekliyorduk saati yanlışmış bu hıyarın (kendi arkadaşına söylüyor), bekleriz buralarda haydi selametle, bizi de unutma!

Ben: Emin ol unutmam...

Şeklinde bir vedalaşma ile aralarından hızla uzaklaşıp bir müddet halı sahanın orada tanımadığım insanların maçlarını izledim eheh. Aradan zaman geçince de yolumu değiştirerek eve doğru gittim. Amaçları büyük ihtimalle telefonu götürmekti ama o sıralar eskimiş bir Nokia 3210 kullandığımdan, pek beğenmediler ve gerek görmediler sanırım. Öyle de kurtarmış oldum durumu.

İşte böyle, aman dikkatli olun.

Mardin'de Katliam


Ne kadar sert ve acı gündemler / haberler yaşayan bir ülkeyiz biz. İşin komiği de bunlara öyle alışmışız, hepsini öyle kanıksamışız ki, hayatımızın bir parçası gibi izleyip geçiyoruz çoğunu. Çok merak ediyorum diğer ülkelerin ana haber bültenleri nasıl geçiyor, ne tip haberler çoğunlukta oluyor. 30 yıla merdiven dayamış bir terör belamız, yüzlerce kez izlediğimiz şehit haberlerimiz, bitmek bilmeyen gergin gündemlerimiz, hep canımız burnumuzda olan, bir solukta ne olduğunu anlamadan geçirdiğimiz günlerimiz...

Son olarak da Mardin'deki dehşet katliam düştü gündemimize. Duymayanınız, öğrenmeyeniniz kalmamıştır eminim. 44 kişiye mezar oldu bir düğün. Çoluk çocuk, kadın, yaşlı denmeden hunharca kıyıldı canlara...

Olayın dramatik büyüklüğünü zaten günlerdir televizyonda izliyoruz. Esas soru şu olmalı bence: Yıllardır yapılan yanlış nerede? Güneydoğu'da hiç düzenlenmeyen ve feodal sisteme dönüşen, ağalık ve aşiret kültürü mü? Başarısız eğitim sistemi mi? Başarısız kalkınma seviyesi mi? Terör mü? Sevgisiz yetişen bireyler mi? Nedir?

Bir başka habere göre, 70 çocuk yetim kalmış bu olaydan sonra. Sebebi ise bir kadının 10 çocuğu olması... Şimdi o çocuklar da bu kinle büyüyünce ne olacak? Aynı şeyi, onlara yapanlara yapacaklar... Bu gidişata bir çözüm sağlanmadıkça da olaylara dur demek çok zor. Kimse taşın altına elini sokmak istemiyor ve belimizi doğrultamamaya devam ediyoruz.

Avrupa Birliği Kırk Yılın Başı Hayırlı Bir İş Yaptı


Efendim ben Avrupa Birliği'ne sıcak bakmayan biriyimdir. Daha doğrusu banane tabii ne yaparsa yapsın onlar da, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin kapısında yıllardır sömürülmesine ve süründürülmesine karşıyım. Gümrük birliği gibi sadece bize uygulanan bir yöntemle -üye olmadan gümrük birliğine dahil edilen tek ülke biziz- bizi yeterince sömürmekteler. En ağır vize koşullarını uygulamaktalar, ve dahası. Zamanında da şöyle bir yazıda yeterince sitem etmiştim. Ayrıca, bu sıcak bakmayışımı sağdan soldan duyduğum, kulaktan dolma bilgilerle dile getirmiyorum, belirteyim. Üniversitenin son iki senesi neredeyse sadece Avrupa Birliği dersleriyle geçmişti ve 1951'de başlayan bütünleşme sürecinden, hukuk yapılarına, müktesebatlarına, Türkiye - AB ilişkilerine kadar hepsini ezberlemiştik.

Kimisi der ki, eşit şartlarda müzakere edilse neden olmasın. Şimdi efendim Avrupa Birliği müzakereleri öyle yürümüyor maalesef. Çünkü sonuç itibariyle AB, hiç bir devleti yalvar yakar "lütfen bize üye ol Allah aşkına, bak sana neler vereceğiz" diye çağırmıyor. Devletler AB'ye başvurur ve ilk şart, başvuran devletlerin tüm müktesebatı en baştan kabul ederek masaya oturmasıdır. Sonra da uyum süreci başlar ve devam eder. Yani bir karşılıklı alışveriş, müzakere yoktur, genellikle tek taraflıdır.

Ayrıca Avrupa'da yaşayanlar daha iyi bilirler. Avrupa'nın içinde bile tam anlamıyla bir "birlik" yokken, bizim AB üyeliğini 50 yıllık bir devlet politikası yapmamız çok takdire şayan bir hareket.

Neyse, laf nereden nerelere geldi ahah. Adamları bir tebrik edecektim ama etmeden yine payladım o da güzel. Az önce izlediğim habere göre, AB'de fok ürünlerinin ithalatı yasaklanıyormuş (kaynak). Bu gerçekten çok sevindiğim bir gelişme oldu. Bu şirin hayvanların hunharca öldürülmesine çok üzülüyordum. Sürekli de burada yazıyordum zaten. Böyle bir karara imza atılması çok yerinde oldu, artık biraz olsun önüne geçilir sanırım.

İçerik: Avrupa Birliği, AB, AB Fok Kararı, Fok Katliamı, Fok Katliamları, Kanada, Kanada Fok Av İzni, AB Fok Kürkü İthalini Yasakladı, Avrupa Birliği İcraatleri, Avrupa Birliği Kararları, Avrupa Birliği Politikaları.

1 Mayıs - Devrim Arabaları Filmi - Kabine Değişikliği


Çoktan oldu bitti, geçti, üzerine yazıldı çizildi diye "ohoo nerede kaldın sen birader?" diye sitem edilmesi mümkün. Ama "Kore Savaşı" konulu projem taze bittiği için ve günlerdir çevremdeki kitaplar ve notlarla muharebeler içinde kaybolup hafif sıyırdığım için anca yazabiliyorum. Hem iyi de oldu sindirdik olayı, bana da üzerinden geçmesi kaldı hehe.

Malumunuz yine olaylı şekilde geçirdiğimiz ama bir taraftan da gayet güzelce kutlanan 1 Mayıs'ı geride bıraktık. Öncelikle geçmiş Emek ve Dayanışma bayramımızı kutlarım. 1 Mayıs'ın neden kutlandığını ve neden 1 Mayıs'ta kutlandığını bilmeyenler de hemen çok kısa bir özet için buraya bakabilirler. Dahası içinse, Marx'ın kitaplarına gözatmaya başlanabilir.

Taksim'e doğru başlayan izinli yürüyüşler, fazla olay olmadan sonuca bağlandı ve yıllar sonra tekrar Taksim'de 1 Mayıs kutlanmış oldu. Bununla beraber Kadıköy'de tam bir bayram havası vardı. Hiç bir olay çıkmadı, çok güzel ve anlamlı bir şekilde kutlandı 1 Mayıs burada da. Fakat elbette ki yine, araba yakan, dükkanların camlarını kıran, polisle çatışan, kaldırım taşlarını söküp sağa sola atan provokatörleri de gördük. Bunlar tamamen fırsattan istifade edip, olay çıkartmak isteyen, günün anlam ve önemini, felsefesini yozlaştırmaya çalışan zihniyetlerden başka bir şey değil. Zaten hepsi izinsiz gösterici. Kimi anarşist gruplar veya illegal terör örgütü mensupları... Durum böyle olunca sinirlenmemek mümkün değil tabii.

1 Mayıs sadece bunlarla bitmedi. Aynı zamanda AKP'deki kabine değişikliğini öğrendik. Aslında gerekli olmasına rağmen AKP kadrosu için oldukça sürpriz gelişmeler olduğu kesin gibi. Çünkü eski bakanlar devir teslimde pek mutlu değillerdi sanki. Yeni liste şöyle:

Başbakan: Recep Tayyip Erdoğan
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Cemil Çiçek, değişmedi.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Bülent Arınç, yeni görev.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Ali Babacan, görev değiştirdi.
Devlet Bakanı: Egemen Bağış, değişmedi.
Devlet Bakanı: Hayati Yazıcı, görev değiştirdi.
Devlet Bakanı: Mehmet Aydın, değişmedi.
Devlet Bakanı: Faruk Nafiz Özak, görev değiştirdi.
Devlet Bakanı: Mehmet Zafer Çağlayan, görev değiştirdi.
Devlet Bakanı: Faruk Çelik, görev değiştirdi.
Devlet Bakanı: Cevdet Yılmaz, yeni görev.
Devlet Bakanı: Selma Aliye Kavaf, yeni görev.
Adalet Bakanı: Sadullah Ergin, Mehmet Ali Şahin'in yerine.
Milli Savunma Bakanı: Vecdi Gönül, değişmedi.
İçişleri Bakanı: Beşir Atalay, değişmedi.
Dışişleri Bakanı: Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan'ın yerine.
Maliye Bakanı: Mehmet Şimşek, Kemal Unakıtan'ın yerine.
Milli Eğitim Bakanı: Nimet Çubukçu, Hüseyin Çelik'in yerine.
Bayındırlık ve İskan Bakanı: Mustafa Demir, Faruk Nafiz Özak yerine.
Sağlık Bakanı: Recep Akdağ, değişmedi.
Ulaştırma Bakanı: Binali Yıldırım, değişmedi.
Tarım ve Köyişleri Bakanı: Mehmet Mehdi Eker, değişmedi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Ömer Dinçer, Faruk Çelik'in yerine.
Sanayi ve Ticaret Bakanı: Nihat Ergün, Mehmet Zafer Çağlayan'ın yerine.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Taner Yıldız, Hilmi Güler'in yerine.
Kültür ve Turizm Bakanı: Ertuğrul Günay, değişmedi.
Çevre ve Orman Bakanı: Veysel Eroğlu, değişmedi.

Murat Başesgioğlu, Sait Yazıcıoğlu, Kürşad Tüzmen ve Nazım Ekren de Devlet Bakanlığı görevini yitirenler arasında oldu. Ayrıca Dış İşleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu da T.B.M.M dışından seçilen bir isim oldu, önemli bir gelişme. Kendisinin özgeçmişi de bir hayli parlak. Bakalım göreceğiz gelişmeleri.

Bununla beraber, Hüseyin Çelik, Kemal Unakıtan ve Mehmet Ali Şahin'in görevlerini yitirmesi de pek sürpriz olarak sayılmayabilir. Zaten seçim öncesi basına yansıyan konuşmaları pek gündem yaratmıştı. Rabbimiz bu sefer Sayın Unakıtan'a "Maliye Bakanlığı"nı göstermedi sanırım (Cleveland?). Hayırlısı böyleymiş demek ki, sağlık olsun...

Ve gelelim son yazmam gereken bilgilendirmeye. Efendim 1 Mayıs Cuma günü, Tolga Örnek'in çektiği Devrim Arabaları filmi tekrar vizyona girdi! Geçen sene vizyona girdikten sonra film hakkında uzun uzun yazmıştım (işte burada), dolayısıyla tekrar yazmayı düşünmüyorum, o yazıya bakmanızı tavsiye ediyorum, hatta bu sefer filme gitmeyenlerin kesinlikle gitmesini öneriyorum. İzleyin efendim, Devrim Arabaları'nı!