Bu sene ilk dönem Toktamış Ateş'ten aldığım Siyasi Tarih dersinde hocamızın Siyasal Tarih kitabını okumuştuk. İkinci dönem aldığım derslerden ikisi ise Nuray Mert hocamızdan Türk Siyasal Düşüncesi ve Namık Sinan Turan hocamızdan da Osmanlı Diplomasisi idi. Bu derslerde Niyazi Berkes'in Türkiye'de Çağdaşlaşma, Yusuf Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset, Bernard Lewis'in Modern Türkiye'nin Doğuşu ve Oral Sander'in Anka'nın Yükselişi ve Düşüşü eserlerini okuduk. Tabii ek olarak onlarca makale de cabası.
Tüm bu okumaların ışığında yüzeysel olarak bildiğimiz pek çok şeyin ne kadar da derin bir geçmişi ve arkaplanı olduğunu iyi anlıyoruz aslında. Hiçbir şey sanıldığı kadar basit ve tek renkli değil. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan çözülüşüne kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından günümüze kadar olan tarihi süreci aslında hiç bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi bildiklerimizin veya aklımızda kemikleşmiş pek çok düşüncenin de çoğu yanlış.
Öncelikle Osmanlı Devleti ne zaman bir İmparatorluk haline gelmiştir, bunu incelemek lazım. Ayrıca devlet nedir, imparatorluk nedir sorularına da cevap vermek gerekir.
Devlet, sınırları belirlenmiş bir ülke üzerindeki toplumun / halkın belirlediği siyasi yönetim biçiminin soyut halidir. Toplum sözleşmesinin de hayat bulduğu olgudur diyebilirim. İmparatorluk ise tüm dünyayı kendi sınırları içerisinde gören anlayıştır. Henüz tüm yerler ele geçirilmemiş olsa bile birgün elbet imparatorluğun çatısı altına alınacaktır. Örneğin tarihte Çin ve Japon İmparatorlukları'nın da bu düşünceye sahip olduklarını görebiliriz. Yani emperyal mantığı içerir, yayılmacıdır.
Osmanlı'nın yapısı elbette ki daha farklıdır. Evvela İslam'ın etkisi çok büyüktür. Bu sebeple Osmanlı için iki dünya vardır. Darül Harp ve Darül İslam. Darül Harp, gayri müslümlerin sahip olduğu toprakları, Darül İslam ise İslamiyetin egemen olduğu toprakları -Bununla Osmanlı bir anlamda kendini sembolize eder.- nitelendirmektedir.
Fatih Sultan Mehmed yani II. Mehmed'in, İstanbul'u almasıyla artık Osmanlı bir İmparatorluk haline gelmiş; Fatih, devletin tüm kurumlarını ve yapısını bu hale getirmeye çalışmıştır. Devletçi yapıyı arttırmış ve merkezi otoriteyi de yükseltmiştir. Devletin tüm kurumlarını da mutlak bir şekilde Padişah otoritesine bağlamıştır.
Burada önemli bir nokta var. Osmanlı hiçbir zaman sanıldığı gibi katı bir Şeriat yapısında olmamıştır. Şeri Hukuk bulunmaktadır ama Örfi Hukuk yani Padişah'ın kanunları daha baskın olmaktadır. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde bunu daha iyi görmek mümkün. Yani aslında Osmanlı'daki anlayış, devletin çıkarına ve iyiliğine olan düzenleri, işleri ve kanunları uygulamaktır.
Sosyal yaşamda Müslüman tebaa ve Gayri Müslüm tebaa arasında farklar görülmektedir. Giyiniş farklarından (zorunlu renkler), kimi uygulamalara, vergilendirmelere kadar çeşitli durumlar söz konusudur. Örneğin Gayri Müslümlerin şahitliği kabul edilmemektedir (Tanzimat Fermanı'na kadar.).
Fakat aynı dönemlerde Avrupa'ya baktığımızda din savaşlarını, mezhep savaşlarını, kırımlarını görebiliriz. Dolayısıyla Avrupa'daki kimi yönetimler veya toplumlar farklı mezhepleri bile aynı yerde kabul etmezken, Osmanlı böyle bir tavır asla sergilememiştir.
Bugün Avrupa'da ve tüm dünyada yaygın olan pek çok şeyin de Osmanlı'dan alındığı veya esinlenildiği doğrudur. Örneğin II. Viyana kuşatmasında geri çekilmek zorunda kalan Osmanlı Ordusu, beraberinde getirdiği her türlü şeyi de bölgede bırakmıştır. Bunlardan biri de "kahve"dir. İşte Avrupa, kahve ile böyle tanışmıştır. Mozart'ın, Mehter Marşı'ndan esinlendiği de doğrudur. Hatta ve hatta, A.B.D'deki ilk Özgürlük Heykeli'nin parası da Abdülaziz tarafından ödenmiştir. Çünkü yapılış amacı farklıdır (Murat Bardakçı'dan ayrıntılı bilgi.).
Görüldüğü üzere Osmanlı, etkin olduğu 600 yıl boyunca tüm dünyayı etkilemiş, tarihin yazılışında büyük rol almıştır.
Unutmadan bir iki küçük bilgi vermeye devam edeyim. Sarayın içinde kullanılan dil Türkçe olmakla beraber, devletin ismi aslında sadece resmiyette Osmanlı İmparatorluğu olarak geçmektedir. Genel olarak -özellikle dışarda-, Türkler veya Türkiye bile denmektedir.
Peki ne oldu da Osmanlı gücünü koruyamadı ve çözülme noktasına geldi? Bunun tabii ki sayısız nedeni var. Ama öncelikli nedenlerden biri, Osmanlı'nın kendini çok üstün görmesi ve uzun bir süre devlet içinde "sorun" olduğuna inanmayışıdır. Amerika kıtasının keşfi, Avrupa'daki merkantalist sistem ve ilerleyen yıllarda da Sanayi Devrimi, Osmanlı ile dünyanın arasını açan en büyük olaylardandır.
Ekonomik gücünü çoğunlukla tımar sistemine yani tarıma bağlayan Osmanlı, haliyle sanayi ile rekabet edecek konuma gelememiş, burjuva yaratabilecek bir birikime de ulaşamamıştır. Özellikle merkezin zayıflaması, tımar sistemini çökerten hızlandırıcı sebeplerden biri olmuştur. Kanuni döneminde verilmeye başlayan kapitülasyonlar ilerleyen dönemlerde amacını aşmış ve iç ekonomiyi / ticareti baltalayan, kemiren bir sistem haline gelmiştir.
Yeniçeri Ocağı'nın kontrolsüz kalması ve Tımarlı Sipahi sisteminin de bozulması, savaş teknolojisi bakımından da gerilerde kalmaya sebep olduğundan, savaş alanlarında da Osmanlı zayıflamaya başlamıştır.
Tüm bu durumlar, 1699 yılındaki Karlofça Antlaşması'na kadar devam etmiş, bu antlaşma Osmanlı için bir milat haline gelmiştir. Çünkü Osmanlı'nın o güne kadar ki izlediği diplomasi anlayışı bir anda çökmüştür. Osmanlı ilk defa savaş sırasında ateşkes istemiş, masaya kaybeden olarak oturmuş ve protokolde Osmanlı Padişahı diğer devlet başlarıyla aynı statüde sayılmıştır. O zamana kadar Osmanlı'nın "dayattığı" anlayış, hiçbir görüşmede herhangi bir devletin kralının veya imparatorunun Osmanlı Sultanı'na denk olmaması üzerinedir. Osmanlı Sultanı bir tek Allah'a karşı sorumludur. Protokolde bir devletin kralı ancak Osmanlı Sadrazamı'na denk sayılabilir.
İşte Karlofça'da bu durum değişmiş, Osmanlı Sultanı da artık protokolde eşit sayılmıştır. Bir anlamda Osmanlı böylece 1648 Vestfalya Antlaşması'na göre törpülenmiş ve Avrupa Diplomasi Sistemi'ne alınmıştır.
Karlofça'dan sonraki dönemleri ilköğretim tarih kitapları hep duraklama ve gerileme dönemleri olarak başlıklandırır ama bu da yanlış ve yüzeysel bir tabir aslında. Çünkü Osmanlı bu süreçten sonra, "Eksiklik ve hatalar nerede?" sorusunu sormaya başlayıp, düzeltme yoluna gidecektir. Örneğin Lale Devri bunlardan biridir, ama başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
1700'lerden sonrasına duraklama ve gerileme denmesinin sebebi de, dünyaya yön veren Osmanlı'nın artık geri planda kalması ve özellikle Avrupa ile ekonomi, düşün yapısı, sosyal yapı, sanayi, bilim ve teknoloji gibi alanlarda arasının çok açılarak hissedilir hale gelmesinden ve büyük toprak kayıplar yaşamasındandır.
Burada şunu belirtmemiz gerekir. Avrupa ile burun buruna olan Osmanlı, Avrupa'nın düşün akımlarından da bir hayli etkilenmektedir. Özellikle 18.yy'da diplomasi anlayışını değiştirip, kalıcı elçilikler açmaya başlayan Osmanlı, yeni tip bürokratlar da yetiştirmeye geçtiğinden, yepyeni süreçlere girecektir.
En köklü reformlar III. Selim ile başlayacak ve II. Mahmud ile devam edecektir. III. Selim ile beraber, Avrupa'daki daimi elçilikler, Nizam-ı Cedid ordusu gibi köklü değişikliklerin yanında toplumsal yaşama etki eden reformlar da başlamıştır. II. Mahmud bunu daha da ilerletmiş ve Osmanlı'yı devlet kademelerinden başlayarak toparlamak istemiştir. Aynı zamanda bilime de bir hayli önem vermiştir. Hazırlığı II. Mahmud döneminde süren Tanzimat Fermanı ise 1839'da II. Mahmud'un ölüp, Abdülmecid'in tahta geçmesiyle ilan edilmiştir.
Tanzimat Fermanı ile devlet ve hukuk anlayışında büyük bir değişiklik olmuştur. Bu da artık Müslüman ile Gayri Müslüm tebaanın eşit sayılmasıdır. Yani aslında "laiklik" veya Avrupa'daki adıyla "sekülerlik" dediğimiz olgunun, henüz olgunlaşmasa da ilk temelleri bu fermanla atılmıştı demek mümkün. Tekrar altını çizmem gerekirse, bugün "Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır." diye yüzeysel geçtiğimiz olguların ve tartışmaların, bir buzdağı misali derinliği vardır. Laiklik dediğimiz kavramın, ismi konmasa da bizim siyasal tarihimizde az önce bahsettiğim Tanzimat Fermanı'na kadar uzanan geçmişi vardır. Görüldüğü üzere, laiklik, devletin herhangi bir dinden referans almamasıdır. Halkına, vatandaşına dinlerine göre uygulamalar yapmamasıdır, hepsini dinlerinden bağımsız olarak görüp eşit davranışlarda bulunmasıdır. Aynı mesafelerde bulunmasıdır. Sen Müslümansın, sen Hristiyansın, sen Musevisin gibi nitelendirmelere gerek duymamasıdır. Neyse, laiklik ayrı bir konu. Şimdi girmeyelim (Ama buraya bakabilirsiniz.).
Reform konusuna devam edelim. Yenilenme sürecinin ilerlemesiyle devlet hizmetindeki bürokratların yapısında da değişiklikler oluşmuştur. Özellikle Bâb-ı Âli'ye bağlı tercüme odası, yeni akımların doğduğu yer olarak karşımıza çıkacaktır. Tanzimat Fermanı'ndan sonra Sadrazam Hükümeti olarak daha da güç kazanan Bâb-ı Âli'yle beraber, bu kuruma bağlı tüm birimler de güç kazanmıştır. Tercüme odası çalışanları da bunların içindedir.
Aynı şekilde yeni açılan tıp fakültesi ve harbiye okulu da bilime önem veren aydınlar yetiştirmeye başlamıştır.
Demin bahsettiğim Şeriat ve din etkisi kendini en çok bu dönemlerde gösterir. "Nerede yanlışlık var?" sorusuyla karşı karşıya kalan Osmanlı'ya gelen cevaplardan en önemlisi, geleneklerden ve dinden uzaklaşılması olmuştur. Yani Osmanlı eski yapısına aynen geri dönmelidir. Fakat bu yöntem yürümemiş, artık reformların gerekliliği kendisini göstermeye başlamıştır. Ne yazık ki reformların da önüne bir "din" seti çekilmeye çalışılmıştır. Yeniliklere karşı olan muhalefet duruş hep dinden referansla sağlanmış, bu da Osmanlı'nın uzun bir iç tartışma dönemine girmesine sebep olmuştur.
Avrupa'dan gelen düşün akımlarının en önemli sebebi de Fransız İhtilali'dir şüphesiz ki. Fransız İhtilali (Şurada biraz bahsetmiştim.) iki olguyu ortaya çıkarmıştır. Liberal yani özgürlükçü düşünceyi ve ulusçuluğu. İkisi de Osmanlı'ya bir hayli etki etmiş, iç politikaları yönlendirmiştir.
1839'da Tanzimat Fermanı, 1856'da Islahat Fermanı, 1876'da da Kanun-ı Esasi ilan edilmiştir. Bunların anlamı da şudur. Artık Osmanlı Padişahı gücünü bir şekilde meşrulaştırmalıdır ve mutlak üstünlüğü halen geçerli olsa da bu durum "Anayasalı Mutlakiyetçilik" haline bürünecektir. Yasalarla tüm tebaanın canı ve malı güvence altına alınmıştır.
1900'lerden sonraki süreç de çok hareketli olmuştur. Osmanlı artık bir "çatı" belirleme arayışına girmiş ve dağılmadan bir arada kalmanın yolunu aramıştır. Üç seçenek üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bunlar: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük.
Osmanlıcılık, var olan toprakların aynen Osmanlı içerisinde kalmasını sağlamaya yönelik bir üst kimlik arama şeklidir. Sınırlar içerisindeki herkes eşit vatandaşlar olarak sayılacaktır. Din ve ırk ayrımı yapılmayacaktır. İslamcılık, İslam çatısı altında toplanmak anlamına gelmektedir. Fakat bu da yeni sorunlar doğurmaktadır. Osmanlı içindeki Gayri Müslüm tebaaya ne olacağı gibi, Rusya veya İngiltere'nin hakim olduğu bölgelerdeki Müslümanların durumu ne olacaktır? Türkçülük ise, bir ulus devlet inşasının ilk aşamasıdır. Zaten Osmanlı içinde belirgin unsur Türklük olduğu için, bu kimliğin daha da öne çıkartılarak yeni bir ulus kimlikle devam edilmesi düşünülmektedir.
İlk aşamada bu üç yöntem arasından Osmanlıcılık ön plana çıktıysa da, bu fikrin de sınırları bir arada tutmayacağı anlaşıldı. Çünkü tüm dünyaya yayılan ulusçuluk akımı, Osmanlı gibi büyük bir imparatorluğun içindeki halklara derinden etki ediyordu. İngilizlerin, Yunanlar üzerinde yaydığı Helen Irkı projesi de bir hayli tuttuğundan ilk kopma burada başlamıştı.
Dolayısıyla Ziya Gökalp'in ortaya sürdüğü "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" fikrinin uygulanması en müsait yöntemlerden oldu ve bu fikir Mustafa Kemal ile beraber daha da olgunlaştı.
Mustafa Kemal, "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü, işte bu ulus kimlik inşasının temelini sağlamlaştırabilmek için kullanmıştır. Yani amaç Türklüğü pekiştirmek, ulus devleti yaratabilecek ulus kimliğini sağlamlaştırarak ön plana çıkarmaktır. Hedef hiçbir etnik ve dini ayrım yapmadan, ortak bir paydada buluşmayı sağlayabilmek olmuştur.
Unutmadan eklemek istediğim bir nokta daha var. Kimi yerlerde okuyorum. "Osmanlı bitti, Türkiye doğdu, Osmanlı'nın yaptıkları Türkiye Cumhuriyeti'ni bağlamaz." deniyor. Bu tamamen yanlıştır. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması'na göre Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı ve her anlamda mirasçısı olarak kabul edilmiştir. Osmanlı'dan kalan borçlar da Türkiye'nin yeni sınırlarına göre düzenlenerek bir kısmıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılmıştır.
Artık bu uzun yazıyı bitireyim son sözlerle. Efendim aklıma gelenleri elimden geldiğince ve toparlayabildiğimce yazmaya çalıştım, buraya kadar okuduysanız ne mutlu bana. Yazacak çok detay ve konu olmasından dolayı şu an atladığım veya giremediğim konular olabilir, dolayısıyla yazının devamı gelebilir. Güzel bir yazı dizisi de olabilir. Şimdilik bu kadar diyorum.


15 Yorum:
Sevgili Altuğ, yazılarını büyük bir keyifle okuyorum. Senin gibi genç ve donanımlı kardeşlerimizin olması büyük onur ve mutluluk veriyor.Kalemin çok güçlü.Saygılar...
Hakikaten güzel bir yazı dizisi çıkabilir bundan. Ben de zevkle okudum, aslında insanları bilinçlendirmek de lazım Tarih konusunda, ama belki de oldukça geç kaldık... Neyse, dediğim gibi yazı dizisi fikrini destekliyorum :-))
Biz de teşekkür ediyor ve devamını bekliyoruz mutlaka efendim. :)
Yayınlanmıyor sanıp yeniden denemiştim, bir kaç kere gitmiş yorumum, sildim fazla olanları, kusura bakmayın:)
evet kesinlikle bir yazı dizisi haline getirilmeli ve bizde her zaman olduğu gibi keyifle okuruz.yazının içeriği hakkındaki birçok konuya aşinaydım ama özgürlük heykelinin macerasını hiç bilmiyordum ve çok şaşırdım,teşekkürler tüm bilgilendirmeler için
İpek,
Çok teşekkür ederim. Böyle güzel yorumlar almak beni mutlu ediyor. Sevgiler, saygılar.
cido$,
Teşekkürler. :) Bakalım aklıma geldikçe devam edeceğim yazmaya. :P
Şahika,
Rica ederim efendim. Teşekkürler yorumunuz için. :)
Özlem,
Rica ederim. Sevindim yararlı olmasına. Teşekkür ederim. :)
Hiç üşenmeden okudum. Dizi haline gelirse pek güzel olur. :p
toktamış bey :D... ben okumuyorum nasıl olsa görecem :P.. yok yok okuyayım ki bol parmak kalıdırp hocaların gözüne greyim :D
Finduilas,
İnşallah gelecek. Teşekkür ederim efendim. :)
yejades,
Ahaha oku oku tabii. Anca. :P
çok teşekkürler, bu şekilde bir site hazırlayarak, bizleri bilgi hazinesine yaklaştırmaktaki gayret ve çabalarınızdan dolayı size teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim güzel sözleriniz için.
Ben de sizi takip edeceğim bundan sonra... başarılar diliyorum.
Teşekkürler.
kpss döneminde -dürüst olmak gerekirse- sıkılarak çalıştığım osmanlı tarihi gözlerimin önünden geçiverdi, ama hiç sıkılmadan okudum yazını..
sağ olasın :)
Elâlemin akıllısı,
Teşekkürler, rica ederim. :)
Lütfen ANONİM olarak yorum BIRAKMAYIN.
Adı/URL seçeneğiyle en azından adınızı yazın. URL zorunlu değildir.
URL (İnternet Adresi) bölümüne Web Siteniz var ise 'http://' protokolü ile adresinizi yazın.
• <b>, <i>, <a> gibi temel HTML etiketlerini kullanabilirsiniz.
• Yorumlar 200'ü geçmiş ise, "Yeni" sekmesine tıklayarak en son eklenen yorumları görebilirsiniz.
• Küfür ve hakaretten uzak duralım, Türkçemizi düzgün kullanmaya çalışalım.