Klasik Realizm, Uluslararası İlişkiler biliminde en atıfta bulunulan akım olmakla beraber, gerçekten de günümüz sisteminin çözümlenmesi ve anlaşılmasında büyük bir rol oynamıştır. Zira Realizm tanımlamasının yapılmasından sonra gelen diğer teoriler ve düşünceler sözü Realizm’e bir şekilde getirmişler, ya Realizm’e karşı bir duruş oluşturarak kendi savlarını ortaya sürerek tezi çürütme yollarına gitmişlerdir, ya da Realizm’in temelinde şekillenerek Realizm’in eksiklerini veya yanlışlıklarını gidermeye çalışarak daha yeni bir akım oluşturmaya çalışmışlardır.Bu noktada anlaşılan en önemli vurgu, Realizm olgusunun bir mihenk taşı olarak kabul görmesidir. Çünkü çoğu Uluslararası İlişkiler kuramı Realizm’den çıkış almaktadır. Bu denli kabul gören bir anlayışı ilk ortaya çıkaran isimler de aslında tarihin tozlu sayfalarındaki Thucydides, Machiavelli ve Hobbes olmuştur. Ancak onlar sadece kendi görüşlerini dile getirmişler ve bunu herhangi bir sistem olarak açıklamamışlardır. Bu üç düşünürün de en önemli ortak yanları, insanın doğası ve meyilleri üzerine yazılar kaleme alarak, tarihte yaşanan ve yaşanabilecek birçok olayın sebep – sonuç ilişkisini bu temelde şekillendirmeleridir. Makyavel, Prens (Hükümdar) adlı eserinde; Thomas Hobbes da Leviathan adlı kitabında, devletin ve iktidarın gücünü vurgulamışlar, Makyavel, bir yöneticinin hedefe giden yolda yapacağı her hareketi meşru olarak tanımlamış, Hobbes da devleti her yere uzanan çok kollu ve vücutlu bir ‘yaratık’ olarak tasvir ederek, devletin varlığını savunmuştur.
Tüm bu kuramlar, ancak 20. yüzyılda öncülüğünü Hans Joachim Morgenthau ve Edward Hallett "Ted" Carr’ın yaptığı Realizm’de bir sistematik haline gelebilmiştir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Realizm olgusu oldukça kabul görmeye başlamış, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’den siyaset ve diplomasi adamlarının desteklediği bir teori haline gelmiştir.
Realizm’in bu denli kabul görmesinin sebebi, uluslararası ilişkilerin anlaşılması için güç politikası ve güç unsuru üzerine değinmesindendir. Realist sistemde, esas ve tek aktör devlet olmakla beraber devlet dışındaki uluslararası nitelikteki örgütler veya organizasyonlar asla aktör olarak görülmez. Devletler için en önemli amaç güçtür. Raymond Aron’a göre güç, karşı tarafın algısıyla bağlantılı bir olgudur. Yani güç, karşı tarafın hareketlerine etki edebilme, bu hareketleri yönlendirebilme, kararlarını değiştirebilme yetisidir. Aynı zamanda amacı gerçekleştirebilecek olmazsa olmaz tek araç güçtür. Buna göre devletler güce sahip olabilmek için yarışırlar. Çünkü devletler gelecekte de var olabilmek için devamlı olabilmedirler, bunun için de güce ve güvenliğe ihtiyaçları vardır.
Realizm, uluslararası politikayı insanın doğasına bağladığı için uluslararası ilişkileri de bu denli sert yorumlar. Çünkü insanın doğasında kötülük, açlık ve hırs vardır ve dolayısıyla bu yapı devletlere de yansıyacak, uluslararası arenayı bu keskin hale sokacaktır.
Devlet adamları, tıpkı Makyavel’in belirttiği gibi güç uğrunda, güce ulaşma uğrunda pek çok harekette bulunabilirler ve bu hareketler sorgulanmayabilir. Devlet adamlarının özel kişilikleri dışında devlet statülerindeyken doğru, tutarlı, dürüst gibi ahlaki niteliklere sahip olması aranmaz. Zira amaç ulusal çıkarlarsa, bu çıkarlara giden her türlü yol mubahtır. Fakat bir devlet adamı güce ulaşmakta başarısız olursa, bu sefer halkına da hesap vermek zorunda kalacaktır. Bunların dışında devletler, çevrelerinde potansiyel tehlikelere de önceden önlemler alabilirler. Tıpkı Thucydides’in Atina’nın güçlenmesini önlemek için Sparta’yı savaşa götürmesi gibi, devletler karşılarındaki başka devletlerin güçlenmesini önlemek için savaşa girebilirler. Zaten Realizm’e göre uluslararası ilişkilerdeki ana konu da “güvenlik” olgusudur. Hatta Realistler savaş ve güvenlik gibi askeri konuları “High Politics” yani Yüksek Politika olarak; ekonomik, toplumsal, kültürel, sosyal ve ticari politikaları ise “Low Politics” yani Alçak politika olarak adlandırırlar. Dolayısıyla genel olarak iç politika / dış politika ayrımı da belirgin olarak görülmektedir. İç politikada yaşanan durumlar, süreçler, karışıklıklar hiçbir şekilde dış politikayı etkilememelidir, dış politika belli başına bağımsız bir şekilde ulusal çıkarlar üzerine yoğunlaşmalıdır.
Realizm’de her ne kadar uluslararası örgütler veya paktlar aktör olarak sayılmasa da, çıkarlar doğrultusunda kimi tehlikeler karşısında çeşitli paktlarla antlaşmalar yapılabilir. Ama bunlara fazla güvenilmemelidir, zira her devlet yine kendi çıkarını düşünecektir.
Tüm bu açıklamaları göz önünde bulundurarak incelediğimizde Realizm, özellikle 2. Dünya Savaşı ve sonrasında oluşan sistemi en iyi açıklayabilecek bir teori niteliğindedir. Devletlerin varlığı, ulusal çıkarlar, güç ve güvenlik kaygıları, tehdit algıları gibi pek çok başlık özellikle soğuk savaş döneminde sık sık bir sorun olarak ortaya çıkmıştır fakat bununla beraber Realizm’e çeşitli eleştiriler ve eklemeler de gelmeye başlamıştır. Bunların en önemlisi Kenneth Waltz’un 1979 yılında yayınladığı “Theory of International Politics” adlı eseri, Realizm’e yenilikler getirmiş ve Neo – Realizm’in öncülüğünü etmiştir.
Waltz, her şeyden evvel olarak uluslararası arenadaki çatışma ortamını, sistemin “anarşik” yapısına bağlamıştır. Bir "kanun – ceza" sistemi yoktur, olması da muhtemel değildir. Neo Realist düşünce, temel varsayımını insanın doğasından değil, sistem ve yapının analiz edilmesinden oluşturduğu için, Realist düşünceye göre daha bilimsel ve yapıcı bir zemine oturmaktadır. Sistemdeki ilişkilerin sadece devletlerarası etkileşimlerle değil aynı zamanda yapısal nedenlerle de analizlere göre incelenmesi gerektiği vurgulanmış, bu anlamda iki farklı alan ortaya çıkmıştır: Birim düzeyindeki nedenler ve yapı. Zaten Neo Realizm’in sistemi insanın doğasına dayandırmaması sebebiyle de, oluşan durumlar doğal bir sonuç olarak bırakılmayarak, neden - sonuç ve araç - amaç perspektiflerinden de inceleyeme açılmaktadırlar. Waltz’a göre Klasik Realistçiler tümevarımcı, Neo Realistler ise tümdengelimcidir.
Neo Realist düşüncede, ‘gücün’ de farklı bir tanımı vardır. Klasik Realist’lerden farklı olarak ‘güç’, amaç olmaktan ziyade, gerektiğinde kullanılması gereken bir araçtır. Burada esas olan amaç ise, güç ile güvenliği sağlayabilmektir. Aşırı güç peşinde olmanın da, karşı devletleri güçlenme yarışına sokacağını ve hatta birleşerek yeni bir tehdit oluşturabileceklerini savunmaktadırlar. Bu sebeple gücün sadece gerektiği zamanlarda kullanılması vurgulanmaktadır.
Neo Realizm uluslararası çatışmaları ve savaşları analizde, belirgin bir şekilde yapı ve sistem üzerine odaklandığı için kimi varlıklara da daha olumlu bakar. Devletler yine sistemde tek aktör olarak görülmekle beraber, devlet dışı diğer unsurların da varlığı bilinir.
Tüm bu farklılıklara göz attığımız zaman Realizm’in bir ana doktrin olduğunu, Neo Realizm’in de nihayetinde buradan şekillendiğini görmemiz mümkündür. Fakat Neo Realizm, Realizm’e göre daha ‘yapıcı’ olarak adlandırılmaktadır. Zira analizlerini insan doğasına bağlamadan, daha bilimsel bir şekilde, sistem ve yapıları göz önünde bulundurarak neden sonuç ilişkileriyle yapmış olması, uluslararası sistemin kimi ayrıntılarının da açıklanabilmesi ve anlaşılması için daha sağlıklı bir gözlem olmuştur. Aynı zamanda gücü bir amaç değil araç olarak nitelendirmesi de, çatışmaları ve savaşları körüklemektense, azaltmaya yönelik bir tavır olarak görülmektedir. Devletlerin ortak çıkarlarının da olabileceğini, yapının durumuna göre birlikte hareket edilebileceğinin de altı çizilmiş, böylece de tehdit ve yarış odaklı konumdan daha yumuşak bir güç dengesi zeminine geçilmiştir. Bu bağlamda, ilerleyen dönemi tanımlayabilmek için Neo Realizm’in, Realizm’e bir katkı sağladığını söylemek mümkündür ancak tüm insanlık tarihine uzaktan bakacak olursak da Realizm anlayışı ile karşı karşıya kalacağımız kesindir.
Neo – Klasik doktrin ise, Klasik teorinin üçüncü evrimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak isminden de anlaşılabileceği gibi, zaten Klasik Realizm ve Neo – Realizm’in harmanlanması ile oluşmuştur. Dolayısıyla Realizm kavramının iki ana başlığı Klasik Realizm ve Neo Realizm olmakla beraber Neo – Klasik Realizm bu ikisinin bir bileşkesi olarak aktarılmaktadır. Neo Klasik Realizm’i tanımlayan Gideon Rose, Neo Realizm’den farklı olarak, sistemi dış politika bazında açıklamakla yetinmeyip, tüm bu analize, tekil devletlerin iç dinamiklerinin dışa yansımalarını da eklemiştir. Bu sebeple daha geniş bir bakış açısı getirerek, sistemin tanımlanmasındaki değişken sayısını arttırmaktadır. Bu bağlamda önemli de bir katkı sağlamış olmaktadır. Fakat bu katkıya rağmen, Neo – Klasik düşüncenin Klasik Realizm ve Neo Realizm arasında kalması, ikisinden de özellikler barındırmaya çalışırken eklemeler yapmaya çalışması, tutarsızlığa da sebep olmaktadır. Güvenlik anlayışları tehditlere karşı savunma olarak değil, çevrelerine güç etkilerini yayma olarak şekillenir. İnsan doğası faktörünü de tekrar kullanırlar. Ancak bireyselliğe, iç – dış faktörlere eğilmişken, insan doğasının kabul edilen noktaları, çelişki yaratmaktadır.

8 Yorum:
Altuğ,ben İkinci Dünya Savası ile ilgili düşüncemi yazmak istiyorum.Nesnel tarihsel güçleri reddedenler,savaşın sonuçlarında kendilerini doğrulayan hazır bir sav bulurlar.Almanlar aslında kazanacak durumdaydılar.Bunu yapamamaları,liderlerinin aptallıgına bağlıdır.Hitler'in belirleyeci"aptallık" anlarının,savasın en kızgın noktasında İngiltere'ye savaş açmamasının veya Rusya ile Amerika'ya saldırmasının cok belirli bir toplumsal anlamı vardır;bu anlam,kendi diyalektiği uyarınca,bir makul adımdan ötesine ve oradan felakete dogru kacınılmaz biçimde ilerlemiştir.Alman yönetici kliği savasa zorlanıyordu çünkü bir emperyalgüç konumundan dıslanmıstı.Ama Hitler ve Ribbentrop'un izledikleri dıs politikanın rekabet gücünü azaltan ve başlattıkları savaşı kumara dönüştüren o kör ve hantal taşralılığın nedenleri de bu dışlanmada yatıyordu.İngiltere'de genel sınıf cıkarlarıyla özel cıkarlar arasındaki Muhafazakar denge ve Kızıl Ordu'nun imkanları konusunda onların da Üçüncü Reich'in demir perdesi içine hapsettikleri kitleler kadar habersiz olmaları,Nasyonal Sosyalizminin tarihsel belirleyicilerinden ve hatta gücünden bagımsız değildir.Bu hesapsız serüvende basarıya ulaşmalarını sadece böyle bir bilgisizlik sağlayabilirdi;ama yenilmelerinin bu nedenide bu cehaletti.Almanya'nın sınai geriliği,yitirmiş olanı geri almak için sabırsızlanan ve uluslararası alandaki fukaralarıyla buraya cok uygun düşen Alman politikacılarını kendi dolaysız,dar deneyimlerine dayanmak ve siyasal düzeyin ötesine gecememek durumunda bırakıyordu.Alkışlayan kalabalıklardan ve yabancı devletlerin korkuya kapılmıs temsilcilerinden başka birsey göremediler karsılarında ve bu da daha büyük bir sermaye kitlesinin nesnel gücünü görmelerini engelledi.Hitler,liberal toplumun cellaldı olsa da,kendi bilinç durumu içinde yine de fazla "liberal"di.:Almanya'nın dışındaki sınai potansiyalin liberalizm örtüsü altında nasıl da bu toplum üzerinde tahakküm kurmakta oldugunu sezemeyecek kadar "liberal".Liberalizmin yalanını başka hiçbir burjuvanın göremedigi kadar iyi gören bu adam , yine de kendi gerisindeki gücü fark edemiyor,aslında borazancısından başka birsey olmadıgı toplumsal eğilimi anlayamıyordu.Böylece bilinci de işlerini hemen bitirmek için ilk önce saldırdıgı o daha zayıf ve miyop hasımlarının bakıs açısına geriledi.Almanya'nın zafer anı zorunlu olarak böyle bir aptallıkla çakısıyordu.Çünkü ancak dünya ve küsel ekonomi konusundaki cehaletiyle kendi halklarını andıran liderler bu kitleleri savasa sürükleyip kör inatlarını da düşünmenin engeline hiç takılmamıs bir projeye seferber edildi.Hitler'in aptallığı,aklın bir hilesiydi.Aklın hilesi olması ötesinde,İkinci Dünya Savası'nın sonucunun da bir olgusuydu.
Bu yazım da,Realizm ile Neo – Realizm’in içiçe geçtiği,birlikte oluşturduğu tez ve antitezlerin kısa özet olgularını görmek mümkündür.
len :D bunları hatırlıyorum gibiyim her ne kadar ulsye çalışmasam da :D :P arada kitap okuyordum :D neyse iyice okuyayım de belki akh sorar uls finalinde :P :D
Merhaba Altuğ,Melis'in yanından yazıyorum.Klasik veya Neo olsun fazla değişen ve demogojik unsurlar karşımıza çıkmaz.Sadece klasik daha ironik,neo ise kuşkucu ve daha yargılayıcıdır.İki durumda da o dogmanın ve yandaşı kötü bakışıyla,teknisyen ve
demogojik eğilimle karşılaşır.Buna karşılık felsefi söz zorunlu olarak ve özü gereği hiyerarşiktir,çünkü o ayırıcı özelliğin sürekli bir araştırmasıdır.O seçicidir ya da değildir.Her koşulda sevecence bir birinden soyutlanmadan yardıma hazırdır.Eğitmenin anlamı şudur,ayırıcı özellik üretmek, potansiyel eşitlikten hareket ederek farklılıkları daha da şiddetlendirmek.İyi niyetlilerin ,her yerde ve her zaman farklılıkların lehinde olanların hatası,Devlet'in onlara önerdiği şeyi:çoğunluğu vicahen istemektir.Çünkü denkliklerin en büyük sahibi ve tüccarı kapitalizmin kendisidir.Tıpkı boş kafalı kızların,meyve veren ağaçları taşlaması gibi.Eğer burjuvazinin ve liberal kapitalizmin bir eğitim politikası varsa,onların sonu bu politikadan olacaktır.Gerçekte güncel oy avcılığı,eşitliği farklılıklardan
hareket ederek üretmeye çalışır.(demek ki sınıf ideolojisini genelleştirmeye uğraşır!!)İşte bu tuzağa düşmemek gerekir.Öğretim(ve öğrenim)bir propagandadır ve liberalizm de bir ikiyüzlülük...Küçüçük bir fetişist korkuyla,önceden parmak uçlarıyla yoklamış olduğumuz için,şimdi kapitalizmin bir ussallık olduğunu biliyoruz.Kapitalizmi menzil dışına atacak olanlar;klasikler,neo doktirinler,varolan
ideolojilerin karışım işbirliğidir.Lütfen kendine çok iyi bak.Tanrı seni kem gözlerden korusun:))Senin gibi aydın görüşlü kişiler,her
şeye rağmen yoluna devam etsin!...Sevgilerrr...
İşin çok fazla felsefesine girmeden şunu söyleyebilirim ki, realizm ve bahsi geçen alt dalları "Devlet"i o kadar merkeze almaktadırlar ki 21.yy'a geldiğimizde karşımıza çıkan global sistemi açıklamada sürekli yetersiz kalmakta ve bu yetersizlik sistemin yapısı gereği her gün daha da artmaktadır.
Bana soracak olursan Pluralizm ve Yapısalcılık (Globalizm) sistem analizinde devlet haricinde diğer aktörlerin varlıklarını ve sisteme etkilerini daha net bir şekilde kabul ettiklerinden Realizm'e göre daha başarılıdırlar.
Melis,
2. Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası hakkındaki analizlerin ve bilgi aktarımların için çok teşekkürler. Ancak Hitler'i gerçek bir Makyavelist olarak görmek de mümkün zira Makyavel'in tanımladığı "Prens" özelliklerinin hepsi Hitler'de görülmekte... Bunu da bir vakit dökerim bloga. :)
yejades,
AKH'nin ödeviydi bu zaten. :)
Ayşegül,
Merhaba Ayşegül. Yorumun ve güzel sözlerin için öncelikle teşekkür ederim. Tanımlamalarınızın ve analizlerinizde hem fikiriz. Ancak ben bu yazıda bu noktalara giriş yapmamıştım zaten. Sadece Realizm ve alt maddelerinin açıklamasını yüzeysel olarak verip küçük bir ön tanıtma / bilgilendirme yapmak istedim. Duruma liberalizm, sosyalizm, vb. eklersek, işin içinden çıkamayız zaten. :)
maxigenous,
Bana kalırsa Realizm hiç bir zaman sınıfta kalmıyor maxicim. Evet, merkez devlettir. Günümüzde ne değişti ki? Aktörler çoğaldı, dinamikler arttı diyoruz, peki ama A.B.D çekilin ben Afganistan'a, oradan da Irak'a gireceğim dediğinde, çok komplike hale geldiğini düşündüğümüz diğer aktörler ne yaptı ki? Hiç bir şey. Nihayetinde kontrol halen güçlü olan devletin elinde ve tüm amaç güçle beraber güvenliği ve kontrolü ele geçirebilmek. Kaldı ki 9/11'den sonra gelişen olaylar ve A.B.D'nin İslam dünyasına olan tutumu, tam anlamına bir Realist politika değildir de nedir? Bakınız: Düşman yoksa yaratınız.
Realizm günü açıklamakta yetersiz kalmaktadır iddiamın arkasındayım Altugcum : )
Her şeyden önce bırak uluslararası arenada devletlerin tek başlarına gücün sahibi olmalarını, kendi içlerinde bile tek bir vücut halinde hareket ettiklerini söylemek, karar mekanızmalarının kimin kontrölünde olduğunu bilmek bile mümkün değil.
Misal ABD ve Irak'ı vermişsin, ABD'nin çekilin ben geliyorum demesinin arkasında ne vardı ? ABD'nin ulusal çıkarları ve dış politikası neye göre ve kimin çıkarları için belirleniyor bir devlet olarak ? Devletlerin çıkarlarını belirleyenler zaten devlet harici aktörler veya devletin kendi içinde kontrol edemediği istihbarat örgütleri değil mi ?
Realizm ilk aşama olarak güzeldir bana kalırsa global sistemi açıklamada ama günümüzün çok parametreli dünyasında yetersiz kalmaktadır bu da benim düşüncem ;) .
maxigenous,
Ben önceki yoruma gülücük koymamışım, bu yüzden kendi fikrimi kabul ettirmeye çalışıyorum sanma :P.
Ha ama, yine diyebilirim ki, Realizm için "iç politika" zaten önemli değildir. Mühim olan "dış politika"daki hareketler ve tutumlardır. Bu çerçevede, devletin içindeki kontrol kimde olursa olsun, dışa yansıyan manevralar önemli "son bağlamda" :P. Bir de "can mı? canan mı? noktasında" var, oraya hiç girmiyorum canım kardeşim. :D
Lütfen ANONİM olarak yorum BIRAKMAYIN.
Adı/URL seçeneğiyle en azından adınızı yazın. URL zorunlu değildir.
URL (İnternet Adresi) bölümüne Web Siteniz var ise 'http://' protokolü ile adresinizi yazın.
• <b>, <i>, <a> gibi temel HTML etiketlerini kullanabilirsiniz.
• Yorumlar 200'ü geçmiş ise, "Yeni" sekmesine tıklayarak en son eklenen yorumları görebilirsiniz.
• Küfür ve hakaretten uzak duralım, Türkçemizi düzgün kullanmaya çalışalım.