Jumper


Tür: Macera / Dram / Bilim Kurgu
Gösterim Tarihi: 21 Mart 2008
Yönetmen: Doug Liman
Senaryo: David S. Goyer, Steven Gould (Kitap)
Yapım: 2007, ABD

Oyuncular: Hayden Christensen (Davey), Samuel L. Jackson (Cox), Diane Lane (Mary Rice)

Değişik konusu olan bir filmle karşınızdayım. Başrollerini Hayden Christensen, Samuel L. Jackson ve The O.C.'den tanıdığımız Summer yani Rachel Bilson 'ın paylaştığı Jumper, 1 saat 30 dakikalık keyifli bir film.

Konusu değişik dedik ama esasında çoğu kişinin de yabancı olmayacağı bir teoriden yola çıkılarak sinemaya aktarılmış bir film Jumper. Tamam uzatmayalım, açıklayalım. Efendim, David Rice isimli genç delikanlımız okul çağında pek mutlu değildir ve görüldüğü kadarıyla sönük bir karakteri bulunmaktadır. Günün birinde bir çocuğun onla dalga geçip bir hediyeyi donmuş gölün üstüne atmasıyla herşey değişecektir. Çünkü David o hediyeyi almaya gider ve o sırada buz kırılır ve gölün içine düşer. Neredeyse boğulacakken özel gücünü keşfeder ve kendini kütüphanede bulur...

Bir şekilde ışınlanmıştır... Gel zaman git zaman büyür, ışınlanma konusunda artık profesyonelleşmiştir. Gününü Paris'te, Londra'da, Kahire'de geçirebilmektedir. Eskisi gibi sönük hali de kalmamıştır... Ancak bu sefer de peşinde "Jumper Avcıları" vardır. Çünkü onlara göre "Jumper"lar eninde sonunda kötü olmakta ve başedilmez boyutlara gelmektedirler.

David gördüğü veya görmüş olduğu her yere ışınlanıyor ışınlanmasına da, film bunu nasıl yaptığını (veya diğer Jumper'ların nasıl yaptıklarını) hiç açıklama girişimlerinde bulunmuyor. Herhalde bilim kurgu veya metafizik kuramlarına girmek istememişler. Dolayısıyla eğlencelik bir filmle karşı karşıyayız. Film bu konuda bekleneni verebiliyor ama çok da dolu dolu sayılmaz. Ama emin olun filme giden herkes bu yeteneğe sahip olmak isteyecektir... :) İyi seyirler.

Verdiğim Puan: 7/10

Devamını oku >>>

Hoşgeldin YouTube!


YouTube'daki Atatürk'e hakaret içerikli videoların temizlenmesinin ardından YouTube'a Türkiye'den erişim tekrardan bugün itibariyle açıldı. Hatta konuyla ilgili YouTube'un açıklaması bile var:

Son kapatma kararına neden teşkil eden videoları inceledik ve YouTube içerik politikasına aykırı içeriğe sahip olmasından dolayı yayından kaldırdık. YouTube'a Türkiye'den kısa bir süre içerisinde erişimin tekrar sağlanmasını bekliyoruz. YouTube olarak Türk kanunlarına aykırı olabilecek içeriğe ilişkin sorunları gidermek amacıyla yetkililerle işbirliğine her zaman hazırız.

Görünen o ki YouTube Türkiye'den önemli derecede ziyaret alıyor. Açıklama güzel olmuş, bundan sonra direkt kapatmaktansa iletişime geçmek daha sağlıklı olacaktır.

Devamını oku >>>

Hitman


Tür: Gerilim / Aksiyon / Suç
Gösterim Tarihi: 7 Aralık 2007
Yönetmen: Xavier Gens
Senaryo: Skip Woods
Yapım: 2007, Fransa / ABD, 100 dk.

Oyuncular: Timothy Olyphant (Ajan 47), Dougray Scott (Mike Whittier)

Bilmeyenler için söyleyelim. Hitman esasen Eidos markalı bir bilgisayar oyunu. Örneğini pek çok kez gördüğümüz oyun bazlı film projelerinden bir tanesi olan Hitman 2007 Aralık ayında vizyondaydı.

Konu olarak fazla derinlere gitmeye gerek yok. Suiskastçi Ajan 47'nin maceralarını izliyoruz. Yani klasik bir Hollywood aksiyon filmi diyebiliriz. Filmi izlerken Ajan 47 bir tanıdık geliyordu, kim kim diye merak ederken, meğersem Die Hard 4'teki Timothy Olyphant imiş. Die Hard için başarılı bir "kötü adam"dı ama Hitman için biraz 'sıcak' kaçmış kanaatimce. Ama dikkatimden kaçmadı, bazı sahneleri oyundaki gibi üçüncü kişi açısıyla çekmişler, hoş olmuş.

Filmde asıl beklemediğim nokta, 15 dakikalık bir kısmın İstanbul'da geçmesiydi. Tabii ne yazık ki filmdeki "İstanbul" imajı hiç de şık değildi.

Neyse yine de 1 saat 30 dakikalık zaman geçirilesi bir film olmuş Hitman.

Devamını oku >>>

Deniz Hukuku İpuçları



Daha net okuyabilmek için resmin üzerine tıklayıp büyütebilirsiniz.

Devamını oku >>>

Uluslararası Güvenlik İpuçları



Daha net okuyabilmek için resmin üzerine tıklayıp büyütebilirsiniz.

Devamını oku >>>

ASCII karakterleriyle Matrix...


Güven arkadaşımın dün bana yollamış olduğu bağlantıda, Matrix filminin kısa bir bölümünün ASCII karakterleriyle yapılmış hali vardı. Ben de burada paylaşayım istedim.

Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim, o yüzden kendiniz görseniz daha iyi:

http://www.justbewise.net/matrix2.html

Umuyorum ki birisi bunla oturup tek tek uğraşmamıştır, bir şekilde otomatik halleden bir programı vardır, yoksa harcadığı zamanı düşünemiyorum bile...

Devamını oku >>>

Sevgi... Boşuna demiyorlar "Kumrular Gibi" diye...



Kuştur, hayvandır deyip geçmeyin. Bakın ne kadar da şirin bir çift olmuşlar. :) Hatta kimi insanların bile sahip olamadığı derecede... Buradan da ne anlıyoruz, yalnızlık Allah'a mahsustur. Efendim, hayvanlar bile yalnızlığı sevmezken, yalnız yapamıyorken; insanoğlu niye onbinlerce yıldır didişiyor, birbirini yiyor bilmiyorum... Halbuki ne güzel olur, hep sevsek, sevilsek...

Devamını oku >>>

Blog (Internet Günlüğü) Yazarları Güçlerini Birleştirsin!


Facebook'ta Blog yazarları için açtığımız bir grupla daha karşınızdayız.

http://www.facebook.com/group.php?gid=9786298767

"Web + Log" yani Internet Günlüğü kavramından doğan "Blog" kelimesi, insanların günlük yaşamına 2004'ten itibaren yeni yeni girmeye başlamış olsa da bu işin temelleri 1997'de "Online Günlük" fikirleriyle atılmıştı. Hatta bundan önceki bir çok site de, "Blog" mantığında güncellemeler yapıyor olsa da, henüz kendilerini "Blogger" olarak adlandırmamışlardı.

Blog anlamındaki en büyük ilerleme, 1999 yılında Blogger.com'un Evan Williams ve Meg Hourihan (Pyra Labs) tarafından açılmasıyla olmuştu. Artık herkes kendi istediği bir isimle "blog" sayfasına sahip olabilecekti. Sistemin ilgi görmesi ve Internet için taze bir kan olacağı fikirlerinin ışığında, 2003'te Google, Blogger.com'u satın aldı. Bu tabii "Blog" kavramının bir sektör haline gelmesi yolundaki büyük adımlardan biri olmuştu.

2003'ten sonra Blog kelimesi daha da sık kullanılır hale gelmeye başlamış, hatta insanların ücretsiz olarak açtığı blog sayfalarından kazanç sağlayabilme imkanı ortaya çıkınca durum çok daha ciddi boyutlara ulaşmıştır. Şu sıralar Blogger.com'da 100 milyon civarı blog olduğu söyleniyor.

Elbette ki böylesi büyük bir alanda rekabet olmaması mümkün değil. Blogger dışında daha birçok büyük ücretsiz blog sağlayacı servisler bulunmakta.

Yerli

http://www.blogcu.com/
http://www.azbuz.com/
http://www.benimblog.com/
http://www.blogsever.com/

Yabancı

http://www.blogger.com/ - http://www.blogspot.com/
http://www.wordpress.com/
http://www.blog.com/

Faydalı Blog Siteleri ve Kaynaklar

http://www.blograzzi.com/
http://www.trdizin.org/
http://www.wordpress-tr.com/
http://www.acemiblogcu.com/
http://www.bloglama.com/
http://www.blogkazani.com/

Araçlar

http://whos.amung.us/
http://www.feedburner.com/

Devamını oku >>>

Su motorlu arabalar...


Bugün gazetede görmüş olduğum haberle ilgili bir iki araştırma yapayım dedim. Haber otomobilde sulu motor devriyle ile ilgiliydi.

Bu işin aslı 1989 yılında Stanley Meyer tarafından ortaya koyulmuş. Yalnız isminden hemen %100 suyla çalışan bir motor algılanmamalı.

Wikipedia'daki Water fuel cell ve Water-fuelled car yazılarında da verilen şemalardan mantığı daha rahat kavrayabiliriz.





Suyun sistemdeki görevi, aküden alınan elektrik ile elementlerine ayrıştırılarak açığa çıkan hidrojen ve oksijenden, hidrojeni alıp, mazot veya benzinin yanışında kullanmak. Bu sayede ekonomiklik ve performans artmış oluyor çünkü hidrojen atomu oldukça yüksek yanıcılığa sahiptir. Bu işlemlerin sonucunda da "atık" olarak yine ortaya su çıkıyor ki, bu da işin "dönüşümsel" işlevini destekleyebilir nitelikte olduğu gibi doğaya ve çevreye de zararının asgariye indiriyor.

Hepsi iyi güzel de, küresel ısınma (bknz. Küresel Isınma) ve su sorunları (savaşları?) gibi gelecek sorunsalları piyasadayken, suyla çalışan araba da pek mantıklı gelmiyor insana sanki... Olmadı cola içeriz ama arabamız suyla çalışır artık kim bilir :)...

Devamını oku >>>

Aç Kal, Budala Kal (Stay Hungry, Stay Foolish)


Pixar ve Apple'ın 'babası' olan şahıs Steve Jobs'un Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı "Stay Hungry, Stay Foolish" yani "Aç Kal, Budala Kal" konuşmasını izlemenizi tavsiye ediyorum. Bu 15 dakikalık konuşmada 3 hikayesini anlatan Steve Jobs, 'nasıl başarılı olduğunu' güzel bir üslupla ve hoş mesajlar vererek anlatıyor. Bilmiyorum bizim buralarda ne kadar yararlı olur, ama herkes kendine güzel edinimler çıkartabilir yine de. Buyrun izleyin:


Devamını oku >>>

altugkoc.com T-Shirt'ü...



altugkoc.com benim için güzel deneyimler serisi olmaya devam ediyor. Son olarak T-Shirt baskıları da yaptırarak sitemizi dışarıda da tanıtma aşamasına geçtik... İsteyen var mı? :)

Devamını oku >>>

Kahve Dünyası şimdi de Bostancı'da...


Bizim buraya pek şık bir Kahve Dünyası açılmış. Gidilesi güzel bir yer haline gelmiş. Bostancı'da hemen minibüs caddesi üzerinde açılan yeni Kahve Dünyası'nda belki bir gün altugkoc.com olarak görüşme düzenleriz...




Devamını oku >>>

İddialı olmak lazım evvela...



Caddebostan'da gezinirken gördüğüm bu minik şirin araba gerçekten yazının başlığındaki gibi "iddialı"...

Şaka bir yana, hayatta yapabileceğinize inandığınız şeyler varsa, hedeflerinizi bu yönde büyük tutmaktan asla korkmayın!

Devamını oku >>>

Nereye kadar bu israf, bu sorumsuzluk!



Görmüş olduğunuz fotoğrafa ilk etapta anlam veremeyebilirsiniz. Şöyle açıklayayım: Bu kâğıt tomarları, 'reklam' amacıyla her apartmana dağıtılan 'doğa katilliği'nden başka birşey değil! Görüldüğü üzere apartmanın kapısına bir tomar sıkıştırılmış ve bunun bir iki misli kadarı da yerlere dağılmış durumda.

Yapılmak istenen 'iş' amacına ulaşmadığı gibi -zira apartmana paspas olma işlevinden başka birşeye yaramıyor-, bu israfın zararı herkese dokunuyor. Parayı verip bunları hazırlatan ve dağıttıran işletme sahibine, apartman sakinlerine, çevreye, doğaya...

Bunca kağıt demek, ağaç demek ağaçlar demek (her hafta bir başka tanıtımla karşı karşıyayız ne de olsa). Ağaç demek orman demek, orman demek doğa, yaşam, çevre, dünya demek! Kendi dünyamızı, kendi kendimizi bitirmekten başka birşey yapmıyoruz esasında

Kesinlikle bu 'reklam' yöntemi yerine başka bir çözümün bulunması lazım. Elektronik ortamla bir nebze çözüm sağlanabilir (Web Siteler, E-Posta, Sosyal gruplar, vb.). Ama bu işe son verilmesi gerektiği aşikâr. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz...

Devamını oku >>>

The Mist - Öldüren Sis


Tür: Korku / Bilim Kurgu / Fantastik
Gösterim Tarihi: 29 Şubat 2008
Yönetmen: Frank Darabont
Senaryo: Frank Darabont, Stephen King (Kitap)
Yapım : 2007, ABD, 127 dk.

Oyuncular: Thomas Jane (David Drayton), Marcia Gay Harden (Bayan Carmody), Laurie Holden (Amanda Dumfries)

Hazır izlemişken, şuraya yazayım birşeyler The Mist - Öldüren Sis hakkında.

Uzun zamandır bir filmi izledikten sonra bu kadar "dağılmamıştım". Bir Stephen King romanı olan The Mist, Frank Darabont yönetmenliğinde geçtiğimiz haftalarda vizyona girmişti. Zaten yazarı ve konusu nedeniyle oldukça ilgi çekici bir film. Özellikle de fragmanlardaki gizem, korku ve merak ögeleri iyi verildiğinden insanları sinemaya çekebilme başarısına en baştan beri sahipti.

Bugün filmi yeni izleyebilme şansını yakaladıktan sonra, The Mist'in güzel ve kaliteli bir film olarak sinemaya aktarıldığını söyleyebilirim. Başrolünü The Punisher filminden hatırlayabileceğiniz Thomas Jane'in üstlendiği The Mist, başarılı çekim teknikleriyle izleyenleri koltuklarına sıkı sıkı bağlayabiliyor. Aslında korku ve gerilim unsuru olarak kullanılan fazla bir malzeme olmasa da aktarılan ortam ve insanların psikolojik halleri nedeniyle ambiyansı bir hayli yaşatıyor.

Yalnız eğer filmin bazı noktalarda anlatmak istediği yerlere dikkat ederseniz, ilginç düşüncelere kapılabilirsiniz. İnsanın doğası, gerçeği, korku, inanç, din gibi değişik kavramlara dokundurmuyor değil film.

Ama hepsini geçtim, bir finali var ki, saç baş yolduruyor. Tabii ki burada söyleyecek değilim, kendiniz izleyip, kendi saçınızı başınızı yolun... Bu tarz filmlere de ilginiz varsa sakın kaçırmayın.

Verdiğim Puan: 9/10

Devamını oku >>>

Ara sınavlar yaklaşıyor!


Okul bitiyor mu ne? Son sınıfın 2. döneminin ara sınavlarına da 10 gün kaldı. Not toplama telaşı, konuları öğrenme, kaynakları hazırlama, hazırlanma, çalışma, sıyırma... ile geçecek bir sürece girmek üzereyiz (hoş gerçi hep öyleyiz). Umarım başarıyla sonuçlanır bu süreçlerimiz ve okulu da uzatmadan bitiririz.

Yaz tatiline girer girmez yapacağım işlerden biri (ki ciddi bir plan), 4 senelik tüm notlarımı, fotokopilerimi döküp, bir düzene sokmak, daha sonra ayrıntılı şekilde bilgisayar ortamına aktarabilmek. Haliyle son olarak burada da paylaşmak istiyorum. Ama gerçekten zaman isteyen bir proje.

Devamını oku >>>

Facebook grubumuza buyrun...


altugkoc.com'u takip ediyorsunuz ve Facebook hesabına mı sahipsiniz?

O zaman sizi http://www.facebook.com/group.php?gid=9402922382 adresindeki altugkoc.com Facebook grubuna bekliyorum.

Bu sayede tanışabilir, konuşabilir ve yorumlarınızı alabilirim. Kim bilir belki ileride daha güzel projelere / organizasyonlara bu sayede imza atabiliriz.

Devamını oku >>>

Gözlük ve lenslere veda ettiğimi söylemiş miydim?


Hatırlıyorsanız lazer operasyonu ile ilgili 2 yazı yazmıştım:

Göz ameliyatı olmak istiyorum (Lazer). Tavsiyesi olan var mı?

Lazer göz ameliyatı (Excimer Laser) hakkında ayrıntılar...

Bunların dışındaki tüm araştırmalarım sonucunda, Dünya Göz Hastanesinde karar kılarak, 27 Şubat'ta operasyonu oldum.

Uyuşturucu bir damla damlatıldıktan sonra 2 ayrı işleme giriyorsunuz. Çok basit ve kısa işlemler. Gözümü oynatırım, kırparım gibi korkulara kapılmaya hiç gerek yok, çünkü zaten kapatma gibi bir şansınız olmadığı gibi oynatma veya kapatma gereği de duymuyorsunuz.

Sonuç olarak ise operasyon odasına girişimle çıkışım arasındaki 15. dakikadan itibaren dünyayı daha net görmeye başladım. Daha net az demek kalır, çünkü 6.50 miyop olan biri olarak 0.50'ye inmek pek şahane.

İlk günün ilk 4 saati biraz sıkıntılı geçiyor (uyuşturucu damlanın etkisi geçiyor sanırım). Elbet bu durumlar kişiye göre değişebilir, kimisi hiç sıkıntı yaşamaz. Benim gözlerim çok çok hassastır, birinin karşımda gözleri kızarmış olsun benim de kızarır hemen diyeyim size. Bu yüzden tabii ilk gün zorlandım. Ama ikinci günle beraber hiç bir sorun kalmadı. Ağrı, batma, yanma gibi şikayetler bitti ve güne gözlüksüz/lenssiz başlamanın keyfini çattım.

1 haftalık süreçten sonra ise tamamen rutin hayatınıza rahat rahat dönebiliyorsunuz. Kullanmanız gereken 3 tane damla var, 2 tanesi zaten 2 hafta içinde bitiyor, geriye 3 aylık tek damla kalıyor. Bu da hiç zorluk yaratmıyor.

1. ay dolmak üzere ve en ufak bir sorun yaşamamaktayım. Görüşüm harika. Ama dikkat edilmesi gerekenler, gözleri darbeden korumak, sıkmamak, ovuşturmamak. Bunun dışında herşeyi yapabiliyorsunuz (denize girmek örneğin).

Konuyla ilgili sorusu olan varsa, çekinmeden danışabilirler.

Konuyla ilgili sonradan yazılanlar:

Gözlerim %150 görüşe çıkmış!

Devamını oku >>>

Bağlantı Değişimi (Link Exchange)


Sizin de emek verdiğiniz, gözünüz gibi baktığınız bir blogunuz (günlüğünüz) mu var?

altugkoc.com'u beğendiyseniz, bağlantı değişimi yapmak ister misiniz?

Öyleyse İletişim Formundan konuyla ilgili bir yazı yazarak bana haber verin ve birbirimizi kendi sitelerimizde ekleyelim.

Devamını oku >>>

Bir Destandır 18 Mart...


18 Mart 1915'te bir destan yazıldı Çanakkale'de...

Kanla, topla, tüfekle, zeka ile, akıl ile, inanç ile kazanılan bu savaş sayesinde bir fidan yeşerttik topraktan...

Türkiye Cumhuriyeti'ydi o fidan...

Ey Çanakkale şehitleri, ruhunuz şad olsun, yattığınız yerde rahat uyuyun çünkü bizler hep buradayız, sizinleyiz!

Devamını oku >>>

Demokrasi!


Efendim ne kadar içi boş bir kavram haline geldi bu 'Demokrasi'... Eskiden ağzı olan "konuşurdu". Şimdi ağzı olan demokrasiden dem vuruyor.

Özellikle gündemi kasup kavuran kapatma davasından sonra yine başladı "demokrasiye kara bir leke" söylemleri.

Yok böyle birşey.

1) Anayasada var olan bir madde.
2) İsterse bir partinin oranı %99 olsun, bu onu yargılanmaktan alıkoyamaz. 'Güçler Ayrılığı' kavramının mantığı bu değil mi? Yargı, Yasama, Yürütme tek ele verilmez ki "diktatörlüğe" dönüşmesin.

Demokrasi naraları atan, AB de, ABD de kendi işine geldiği gibi konuşuyor. Neymiş demokrasiye bir kara lekeymiş. Yargı halen 'bağımsız' ki bu süreç başlamış. Yani esasında demokrasinin bir getirisidir bu süreç.

Kaldı ki ne bu 'demokrasiye leke' lafları? Eğer "temizlerse" düşer dava zaten... Yok eğer değillerse de, sorarım size, demokrasiye zarar gelmesin diye (!) her yapılana amenna mı demek gerekmektedir yani?

3) Halkın iradesi... Hmm... Halk genel olarak bakıldığında yani büyük kitlelere vurulduğunda çok şey bilmeyebilir, bu Avrupa ülkelerinden tutun da Birleşik Devletlere; Asya'dan Uzakdoğu'ya kadar, dünyanın her yerinde geçerlidir. Çünkü takip etmez, araştırmaz, okumaz. Gördüğüne inanır veya günlük yaşamı onu ilgilendirir. O gün ekmeğini alabiliyorsa sorun yoktur. Dolayısıyla halk en doğruyu seçecektir gibi bir gerçek de olamaz. Oran ne olursa da olsun yaptıkları bu seçimler, seçilen kişilerin eline aklınıza gelebilecek her hakkı vermez, her yapacaklarını meşru kılmaz. Hitler de seçimle geldi başa. Hem de ezici çoğunlukla. Ama bu hakkı limitini aşarak kullandığı için "diktatör" ilan edildi. 2. Dünya Savaşı sonrası Doğu - Batı Almanya olarak ikiye ayrılacaklarını bilseler, o halk Hitler'i seçer miydi? Peki bu durumda Nasyonal Sosyalist Partiye "ne yapıyorsun sen birader?" diyebilen bir kurumun varlığı mı demokrasidir, yoksa yokluğu mu?

Her neyse, demek istediğim bu "halk iradesi" yeni bir kalkan oldu gidiyor. Herkes şikayetçi, demokrasiden dem vuruluyor ama amaç o halkın geleceğini kurtarabilmek zaten. Yarın %60 ile gelen bir parti bile olsa, kalkıp "ülkenin seçmenlerinin yarısından fazlası beni seçmiş, bundan böyle İstanbul benim efendim, adını da değiştiriyorum, Rıfkı yapıyorum!" gibi bir yaptırımda bulunsa ve onun bu hareketine karşı gelinse yine aynı şeyler söylenir mi? "Bırakın efendim müdahale etmeyin, demokrasiye kara bir lekedir bu müdahaleler, halk iradesi var adamda sonuçta, yapar tabii..."

Şimdi "öyle saçma örnek mi olur?" diye sorabilirsiniz... Ben de gülerim ve derim ki, AB uğruna önümüze koyulan ve geçirilen yasaları bir inceleyin bakalım, farkı varmıymış "mantıkta", Vakıflar Yasasına bakın, yabancı şirketlerin ülkede istedikleri kadar gayrimenkul alımına izin veren taslakları görün, bunlar olmazsa İstanbul'un son "ilçe" düzenlemelerini inceleyin... Çok da uzak değilmiş yahu bu "Rıfkı"...

Devamını oku >>>

altugkoc.com 1 yaşında...


Ne çabuk geçiyor günler...

Dün gibi hatırlıyorum yazdığım her yazıyı, yaptığım her ayarlamayı.

Günlük 5-10 ziyaretçiden, 100-120 gibi ziyaretçi sayılarına ulaşmak ne kadar güzel bir duygudur...

Yazdık, paylaştık, konuştuk, tartıştık, kutladık, andık, yorumladık...

Fazla söze gerek yok, nasıl olsa devam edeceğiz...

Herkese teşekkürler.

Devamını oku >>>

Avrupa Birliği hakkında söyleyeceklerim vardı...


AB, AB, AB... AB hakkında okumadığım kitap, girmediğim konferans, almadığım ders kalmadı.

Bunu övünerek değil lanetleyerek de söylüyorum esasında. Bilgi, araştırmak, öğrenmek güzel şeyler de, bu kadarı da "görünen köy" için fazlasıyla zaman kaybı.

AB'ye Yunanistan'ın başvurmasından sonra, Yunanistan ile yarış halinde olan devletimizin ilk başvurusunu (1959), İnönü hükümeti ile yapmasıyla herşey başladı Avrupa Birliği yolunda... Ankara Anlaşması (1963)...

Bu bayrağı Adnan Menderes devam ettirdi ve "AB Üyeliği" ülkenin bir "devlet politikası" haline getirildi. Katma protokoller, çerçeve anlaşmalar... Gümrük birliği hazırlıkları.

2. Dünya savaşı biteli çok olmamış, soğuk savaşın gölgesinde Batımızda bir "oluşum" doğmuş ve büyüyordu. Zaten A.B.D müttefikimizdi (!) ve üzerimizdeki Komünizm tehlikeliydi (!). Durum böyleyken kimlik arayışına giren Türkiye, Batı'yı seçti belki ama bu seçimin %30'luk dilimi kendi hür irademizle oldu ise de (belki daha az), %70'i dış konjonktürün rüzgarına kapılmamız, etkilenmemiz sebebiyledir. Çünkü;

1) 2 kutuplu sistemin etkisinde, sizin yanında olduğunuz tarafın desteklediği bir bölge AB.
2) Yunanistan ile yarıştasınız, o zaman sizin ne eksiğiniz var AB'ye girmeyesiniz (ayıptır).
3) Batılı modern, çağdaş, gelişmiş ülkeler bir çatı altında toplanıyor e eksik kalmayalım işimize yarar belki (günahtır).*

*Bunu İsmet İnönü'nün imzayı atarken ki sorusunu bularak anlayabilirsiniz.

"-Çocuklar bakın imza atıyoruz ama başımıza iş açmayalım bununla?
+Yok efendim yok, tam tersine çok karlı çıkacağız bu işten çok yararımıza olacak
-Ooo e çok iyiymiş o zaman..."

Velhasıl gel zaman git zaman, eğitim-öğretim sistemi doğru dürüst olmayan, Köy Enstitüleri kapatılan, üstüne üstlük darbeler ihtilaller yaşayan caaanımm ülkemin, güzide insanlarına "Avrupa Birliği" (ki 90'lara kadar ismi Avrupa Topluluğu'dur, daha da öncesi Avrupa Ekonomik Topluluğu ve hatta Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'na gitmektedir) kurtuluş, feraha çıkma, rahatlık, modernleşme, çağı yakalama, vb. şekilde lanse edilmiş, haliyle durum böyle olunca AB'ci hale getirilen Türk milleti için yeni seçim vaatleri "AB'ye kesin gireceğiz." şeklinde olmaya başlamıştır.

Gelin görün ki, kimse işin arka planına, gerçeklerine yıllarca değinmemiştir; değinenler umursanmamış, kaale alınmamıştır. Zira siyasi partiler için de Avrupa Birliği naraları, oy toplama stratejisi haline gelmiştir.

Bugüne kadar AB üyelik sürecinde ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel bir çok vaka yaşanmıştır. Bunların hepsini aktarmak elbette zor. Ancak işin ekonomik ve siyasi boyutları, en can alıcı noktalar olsa da son zamanlarda iyice artan "Avrupa Birliği'nin desteklediği projeler" adı altında dağıtılan yardım fonları da bir bakıma kültürel açıdan sorunsallara neden olmaya başlamıştır.

Ekonomiye dönersek... AB, elbette ki, fonlarla Türkiye'ye para (kredi) yardımlarında bulunmuştur (Özellikle Türkiye'nin sorumluluğu olmayan hazırlık dönemi sürecinde 1963-1973). Ancak bunu Gümrük Birliği safsatasıyla katkat çıkartmaktadırlar.

Gümrük Birliği? Üye değilsiniz ve oluşturulmuş böyle ucube bir yapıya atıyorsunuz kendinizi, neden? Karşılıklı ticaretleri hızlandıralım, ekonomimiz güçlensin mi? Yok efendim böyle birşey. Bunun anlamı, zaten alınması külfet olacak bir ülkenin 'pazarı'nı atmasyon bir formülle ele geçirmek, sömürmek ve kaşığın sapıyla göstermelik birşeyler geri vermektir.

Yiğit Bulut'un yazılarını takip ederim. Samimi, dürüst ve zeki bulurum. Üniversitemize de geldiğinde uzunca bir söyleşi yapmıştık. Avrupalı bir iş adamı ile Türk bir iş adamının 'Gümrük Birliği' konusundaki farklarını öyle bir anlattı ki, vah halimize:

"Kalem üreticisi olan Türk bir ihracatçı, malını pazarlamak için Avrupa'ya geziler düzenlemek isterse, vize işlemleri, ücretleri, haftalar, milyarlar gidiyor... İtalya'dan bir üretici Türk pazarına girmek istedi. Akşam uçağına atladı, Türkiye'ye girdi gerekli görüşmeleri yaptı, ertesi gün geri döndü..."

Serbest dolaşımı anlatmaya gerek bile yok.

Tabii ki Avrupa Birliği senin komşundur, ticaretini de, ilişkilerini de devam ettirmelisindir, yaparsın o zaman özel "serbest ticaret anlaşmaları" sisteminde uygulamalar, karşılıklı çalışırsın.

E ama durum böyle iken ekonomik entegrasyonu zaten siz kendi çıkarlarınız doğrultusunda sağladıysanız (AB Cephesi), siyasi birliktelik için 'tehlikeli' bir uğraşa niye giresiniz?

İç hukuk düzenlemelerini çok takdir eder bazıları. Efendim biz asalak mıyız? Madem 'yararlı' olabilecek iç hukuk düzenlemeleri var, bu ülkenin hukuk fakülteleri, mezun vermiyor mu? Hakimler, avukatlar... Kurullar oluşturulup, çevre ülkelerdeki örnek düzenlemeler karşılaştırılıp bize uygun yeni uygulamalar geliştirilemiyor mu? İlla birinin bize "al bakayım sen şunları bir çıkart meclisten, öyle bir daha değerlendirelim" mi demesi gerekmektedir?

Ki ben Avrupa Birliği'ne kızamam, kızana da şöyle bir açıklama yapma gereği hissederim. Adamlar bizi kara kaşımıza kara gözümüze aşık diye mi çağırıyorlar birliğe? Hatta çağıran oldu mu? Hep giden, koşan biz... E o zaman tabii ki kendi taleplerini, isteklerini öne süreceklerdir ki, AB Müzakereleri asla bir 'alma-verme' sistemi üzerine değildir, tamamen aday ülkenin AB Müktesebatı'nı ne şekillerde, ne kadar süreçte, hangi yöntemlerle uygulamaya koyacağının görüşmeleridir.

Elbette ki durum böyle olunca da kullanılmaktan öteye gidemezsiniz. Önümüze çıkmayan sorun kaldı mı yıllardan beri. Kıbrıs, Ermenistan, Kürt, şu bu o... Hep bir "xxx'i hallet sen bir, sonra bir daha bakalım senin durumuna" senaryosu yaşanır durur.

Bugün ise iş ÇIĞIRINDAN çıkmıştır. AB istiyor diye yaptığımız yasa düzenlemeleri, ayarlamalar ile ülkemizin "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR!" ilkesini tamamen kaybeder hale gelmekteyizdir. En son örnek, Vakıflar Yasası'nı araştırın bakalım... Bayram ANKARALI'nın "Çoban Ateşleri" adlı kitabında "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ BRÜKSELİNDİR!" durumuna gelmekte olduğumuz yazıyordu, güzel betimlemiş.

Kaldı ki uluslararası arenada Avrupa Birliği zaten 'supranational' yani Ulusüstü olarak adlandırılan tek yapıdır. Yani üye devletler egemenliklerinin bir kısmını bu yapıya aktarmalıdırlar...

Yani AB daha teoride, kağıt üstünde, kavramda, işin felsefesinde dahi bize ters durmaktadır... Gerisini siz düşünün.

Devamını oku >>>

8 Mart Çağlayan


Tüm kadınların, kadınlar günü kutlu olsun... Biz erkeklerin de, kadınlara sadece bir gün değil, bütün bir ömür boyu "değer" vermemiz dileklerimle... Çünkü onlar bizim annelerimiz her şeyimiz; onlar bizim hayat arkadaşlarımız, eşlerimiz; onlar bizim kızlarımız, kardeşlerimiz... Onlarsız bir hayat düşünebiliyor musunuz?




Devamını oku >>>

"Hakikat"


Hakikat

Gafil! Hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak !
Dinleyin sesini doğan tarihin
Aydınlıkta karartı, karartıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya’nın ortasında Oğuz oğulları
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz
Nerde olsa nerede olsa kendimizi biliriz
Hep insanlar kendilerini bilseler
Bilinir o zaman ki, hep biliriz.

Türk sadece bir milletin adı değildir
Türk bütün adamların birliğidir
Ey birbirine diş bileyen yığınlar
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Ayrıntılı bilgi için: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=255

Devamını oku >>>

ADD'li gençlerden Kocaeli Üniversitesi önünde Türban bildirisi!


Atatürkçü Düşünce Derneği Kocaeli Şubesi bünyesinde faaliyet gösteren “Atatürk Gençlik Platformu” üyeleri bugün Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampüsün’nde basın açıklaması yaparak öncelikli sorunun “türban” olmadığının üzerinde durdular. ADD Gençleri adına daha önceden hazırlanan metni okuyan Toros Pehlivan, türbanın ana gündem olmaması gerektiğini vurgulayarak; “Medyası kuşatılmış, sözde müttefiklerimizin desteklediği terör örgütü tarafından öldürülen onlarca insanımız varken, tersanelerde daha fazla rant uğruna ölüme terkedilen insanlarımız varken, açlık sınırının asgari ücretin çok çok üstünde olduğu bir ülkede yaşarken, sağlığın ve eğitimin paralı hale getirilmeye çalışıldığı, gençlerin tarikat ve cemaatler tarafından kuşatıldığı, ulusal ekonominin özelleştirmelerle çökertildiği bir süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ana gündemi türban mıdır?” dedi.

İŞTE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE GENÇLERİNİN YAPTIĞI AÇIKLAMANIN TAM METNİ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihte emperyalizme karşı verilen ilk Ulusal Kurtuluş savaşı ile kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bağımsızlık mücadelesi veren Türk Ulusu sadece emperyalizmi değil ortaçağdan kalma gerici düşünceyi de tarihe gömmüştür. Türk Ulusu’nun kendi benliğinden mayalanan Atatürk Devrimleri kısa sürede ülkemizi kalkındırmış, bağımsız bir ekonomi temin etmiş , batılı emperyalistlerin Türkiye için istediği gerici düşünceyi boğmuştur. Mustafa Kemal’in maddi varlığının aramızdan ayrılmasından sonra hortlayan gerici düşünce Köy Enstitüleri’ni kapatmış, emperyalizmle kol kola Mustafa Kemal devrimleriyle hesaplaşmaya başlamıştır. İlk olarak bağımsız ekonomimizi, bilimsel eğitimimizi hedef alan Mustafa Kemal karşıtı güçler ülkemizin bugünkü şartlarına baktığımızda Ulusal Kurtuluş tarihimizden hiç ders almadan yüzsüzce, haince zafere ulaştıklarını sanmaktadırlar. Kemalist Devrimlerin amacı laiklikle birlikte siyasal yaşamı, eğitimi, hukuku, devlet ve toplum yaşamının gerekli kıldığı görevleri dinin kurallarının etkisinden , tekelinden kurtarmak; devlet işleri ile din işlerini birbirinden ayırmak; akıl ve bilimi toplum yaşamında egemen kılmaktır. Türk Devriminin zorunlu ve gerekli ilkesi LAİKLİKTİR ve bundan ödün verilmesi hiçbir şart ve koşul altında düşünülemez. Atatürk Devrimi ve Atatürkçü laiklik anlayışı ülkenin geçmişi ve geleceginde yazgının değil, aklın ve bilimin önemli olduğunu vurgulamış, yazgıcılığı reddetmiştir. Tarih gösteriyor ki bir dine veya bir mezhebe dayanan devletler her zaman geride kalmıştır. Din mabed hareminde insanların kalplerinde kaldıkça kardeşlik, huzur ve sukun kaynağı olmuş, böyle memleketlerde medeniyet ışığı parlamıştır. Geçmişte olduğu gibi bugün de memleketi geri götürmek, sömürmek isteyenler ulusal bilincin oluşmasından korkarak dikta rejimleri yaratmaya çalışmakta, dini bir menfaat aracı gibi kullanmaktadır. Halkı yoksullaştırıp sadaka toplumu yaratanlar, ülkemizi karış karış satanlar, ekonomimizi ve kaynaklarımızı yabancı devletlere bağımlı hale getirenler Ulus Devleti kendilerine tehdit olarak gören emperyalist devletlerle işbirliği yapmaktadırlar. Ilımlı İslam bu işbirliğinin en belirgin ürünü olup türban kavramıyla da hukuki, sosyal ve siyasal alanda Türkiye’ye dayatılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de kadınlarımızın %19’u okuma yazma bilmiyorken , %49’u cinsel ,%70’i ekonomik, %58’i fiziksel ve %75’i sözlü şiddete maruz kalırken, özgürlüğü türbana indirgeyerek anlamını daraltan türban savunucularına soruyoruz: Bu durumda kadınlarımızın birincil sorunu türban mıdır ?

Diğer taraftan bankacılık sistemi ve borsası yabancıların eline geçmiş, enerji bakımından tamamen dışa bağımlı , medyası kuşatılmış, sözde müttefiklerimizin desteklediği terör örgütü tarafından öldürülen onlarca insanımız varken, tersanelerde daha fazla rant uğruna ölüme terkedilen insanlarımız varken, açlık sınırının asgari ücretin çok çok üstünde olduğu bir ülkede yaşarken, sağlığın ve eğitimin paralı hale getirilmeye çalışıldığı, gençlerin tarikat ve cemaatler tarafından kuşatıldığı, ulusal ekonominin özelleştirmelerle çökertildiği bir süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ana gündemi türban mıdır ?

Laik hukuk sistemimize bütünüyle aykırı olan Cumhurbaşkanı’nınca onaylanıp resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, AB'nin önerileri, baskıları üzerine uyum paketine konulmuştur ve AB'nin beklentileri doğrultusunda çıkarılmıştır. Vakıflar Kanunu doğrudan doğruya Lozan Antlaşması'yla ilgilidir ve Anayasa Mahkemesi, Lozan'ı Anayasal değerde bir belge olarak kabul etmektedir. Lozan Antlaşması devletimizin temelidir. Lozan'da en küçük değişiklik yapılması, devletimiz temelleriyle ilgili ciddi sıkıntılar yaratır. Lozan Antlaşması'yla düzenlenen bir konunun kapsamı, bir yasayla Lozan'ın dışına çıkarılamaz. Çünkü uluslararası antlaşmalar hukukuna göre, bir antlaşma ancak başka bir antlaşmayla değiştirilebilir. Vakıflar Kanunu'nda, Lozan'a hiçbir atıf yoktur ve bu yasa ile Lozan'dan bağımsız olarak tek taraflı imtiyazlar tanınmaktadır.

Son günlerde hükümetin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel ilkelerini tartışmaya açmasını ve türban ile birlikte çağdaşlaşmanın ön koşulu olan Laiklik ilkesini doğrudan hedef alan politikalarını kaygıyla izlemekteyiz. Hükümet aldığı %47’lik oy oranını gerekçe göstererek başta toplumun diğer kesimlerini, bilim, hukuk, meslek örgütlerini ve diğer toplumsal cevreleri görmezden gelip bu oy oranını, her istediğini yapan ben yaptım oldu anlayışıyla halkın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlık sebebi olan değerleri üzerinde baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bu uygulamalar gösteriyor ki AKP hükümeti ve işbirlikçileri, 1938’den hemen sonra başlayan karşı devrim sürecini tezgahlayanların günümüzdeki devamı ve uygulayıcısıdırlar.

Biz Atatürkçü gençler olarak ülkemizin bağımsız , çağdaş laik ve demokratik yapısını bozarak, ithal ılımlı İslam projesinin parçası yapmaya çalışanların dimdik karşılarında olduğumuzu bildirir bu konuda ki bütün haklarımızı sonuna kadar kullanacağımızı kamuoyuna duyururuz.

Kaynak: http://www.haber262.com/index.php?option=com_content&task=view&id=2343&Itemid=407

Devamını oku >>>

"Millet-i Sıdıka"



Başlığı bir daha okuyun... Anlamı "Sadık Millet". Bir zamanlar Osmanlı'daki Ermeni halkına verilen sıfat. Ne kadar düşündürücü öyle değil mi?

Şimdi yukarıdaki makaleyi okuyun. Sarıkamış nedeniyle çoluk çocuk kadın ve yaşlı tek başına kalan doğudaki köylerimize yapılan saldırılar nedeniyle, Ermeniler 'tehcir yasası' ile göç ettirilmişlerdir. İşte bu göç esnasında uzun yol ve zor koşullar nedeniyle yolda hayatını kaybeden kişiler olmuştur. Gelin görün ki, tehcir sırasında kontrolü sağlayan Türk subayların ve komutanların kimseye zarar gelmemesi için verdiği çabalar, titiz tutumları kesinlikle gözden kaçmaması gereken ayrıntılardır.

Hep diyorum hep... Atıp tutmadan önce, elde pankartlarla dolaşmadan önce, açıp okumak, bilgilenmek, daha sonra hak aramak lazım. Kanıt olarak sunulan onlarca fotoğraf kime neyi ispatlar ki? İsimsiz, tarihsiz, hiç bir ayrıntısı olmayan fotoğraflar... Varsa eğer imzalı tarihi belgeler, arşivler, buyrun konuşalım.

Devamını oku >>>