Değerlerimizden bahsedelim biraz...


Yine karamsar bir yazı ile döküyorum hislerimi satırlara...

Aslında yeni olan bir durumu değil yıllardan beri başlamış olan ve devam eden bir bozulma sürecine değinmek istedim.

Buna tam olarak nereden başlanır bilemiyorum, ama önce aile kavramından bahsetmek istiyorum.

Türk toplumunda ailenin yeri ezelden beri çok önemlidir. Ancak son zamanlarda, bu yapı gitgide bozulmaya yüz tutmaktadır. Eğlence dünyasında alternatifler arttıkça bu bağlar kopmaya başladı sanırım. İnsanlar, zevklerinin, tutkularının kölesi olduğu müddetçe arkasında kalan birçok şeyi unutmaktadır. Bunların başında da aile ve aile hayatı gelmektedir. Bununla beraber bir çorap söküğü gibi devam etmektedir bozulmalar.

Değişen dünya, değişen zaman, değişen çağ... Paralelinde herşey değişecektir tabii. Ama bu derece bozularak olmamalı. Bu bozulmada başrolü birine vermek gerekirse aslında yine ailelerden başka kapıya çıkmayacaktır cevap. Herkes görüyordur okullardaki gelinen noktaları. Kızlar birbirlerine giriyorlar, erkekler birbirlerini bıçaklıyorlar... Öğrenciler hocalarıyla dalga geçip kameralı telefonlarıyla çekiyorlar ve bunu Internet üzerinden seyre açıyorlar. Aferin! Siz oraya okumak, eğitilmek için yollandınız! Bravo size... Hayvanlar bile daha 'insan' sizden bilmem farkında mısınız? Ama ne kadar kızsak boş. Çünkü o çocuklara bu terbiyeyi verememiş olan biri varsa o da ailesidir. Anne baba olmak çocuğun cebine para koyup okula yollamak değildir. İyi birer ebeveyn olabilmek büyük sorumluluk isteyen bir iştir. 'Aman efenim hayatı öğrensin biraz, ayaklarının üzerinde dursun' diye başı boş bırakmak kendi tembelliğinize kendi sorumsuzluğunuza kılıf uydurmaktan başka birşey değildir. Aileler kesinlikle üzerlerine düşen görevleri yapmamaktadırlar! Herşey ailede başlar ailede biter. Temeli verilmemiş bir çocuk en iyi okullara en iyi öğretmenlere bile gitse nafile kalır.

Bir de bana garip gelmeye başlayan; günümüzün aşkları. Aşk olamaz da, her neyse işte adı... 9-10 yaşındaki çocuklar sevgili olmaya başladılar. Noluyor yav? Uyuyor mu herkes? Kimse ilgilenmiyor mu çocuğu ile? Hayır yanlış anlaşılmasın, yasakçı, kısıtlamacı bir mantıkta değilim, ancak bu yaşlarda olacak şeyler değil bunlar. Akıl, irade, bilinç olarak müsait değil ve ilerisi için çok sorun çıkarabilecek bir konu. Çevremde bir çok örneği var, bunalımlardan geçmiş, doktorlara gitmiş örnekler. Sırf ilişkilerden ötürü. Yanlış ilişkilerden... E bu ilişki yaşı aşağı indikçe doğuracağı sonuçlar çok daha büyük olacaktır. Kimse farkında değil mi bunların?

Neyse lafı çok uzattık, dolandırdık... Bu şikâyetleri durmaksızın yapabiliriz. Hemen bir yenisi ekleyebiliriz. Çağdaşlık, modernlik, rahatlık adına tüm değerlerimizi yitirmek üzereyiz... Merak ediyorum dünya 22. yüzyılı görebilecek mi?

Devamını oku >>>

Adaletli değildir aslında hayat...


Öyle anlar vardır ki hayatta, onlarca şikâyet ettiğiniz şey varken, birden hepsini unutur, halinize şükredersiniz. Geçen aynı şey benim başıma geldi. Aklımda onlarca düşünce varken, tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış bir çocuğu görünce düşüncelerim altüst oldu. Doğuştan mı öyleydi acaba? Yoksa sonradan mı olmuştu? Hangisi olursa olsun, daha yaşamının başlangıcı sayılacak bir yaşta birçok şeyden eksik kalmıştı ve kalacaktı da. Sonra kendimi düşündüm, elim ayağım bacağım kollarım sağlıklıydı, yüzümde herhangi bir engel yoktu, zihnim ve aklım da açıktı... Ve ben fütursuzca şikâyet ediyordum bazı şeylerden... Hayat böyle işte, insan hiçbir zaman elindeki şeylerin kıymetini bilemez, hep yoksun olduğu şeylerden sitemde bulunur. Ta ki o elindekileri de kaybetmeye başlayıncaya kadar. İşte o zaman büyük bir girdap çeker insanı içine, zordur, acıdır ama gerçektir hayatın acımasızlığı.

Sonra yine düşündüm, peki o çocuk niye öyleydi? Sadece o değil, Afrika'da doğup açlıktan ölmeye mahkum kalan çocuk niye orada doğmuştu? O orada doğmuşken ben nasıl İstanbul gibi bir şehrin ortasında doğmuştum? Veya bir başkası niye bir armatörün oğlu olmuşken, beriki niye bilmem ne köyünün bir mezrasında doğup, eğitimden, öğrenimden, elektrikten, telefondan, defterden, kitaptan, okuldan, yani hayattan mahrum kalmıştı? Bu farklılıklar kader midir? Yoksa var mıdır bir 2+2=4 sistemi? Bilmiyorum, zor sorular. İnsan zihnini yoran ve aşan denizler buralar.

Dediğim gibi, işte bu farklı dengelerden oluşan farklı hayat kesitlerini görünce insan kendine bir çekidüzen veriyor. Ama ne yazık ki uzun soluklu da olmuyor bu ders alma işi. Unutuluyor gidiyor... Sıradan şikâyetler yerini alıyor yine... Keşke, 'keşkesiz' yaşayabilsek hayatta, ama bu kadar kusursuz bir hayat insanoğlu için bir rüya olur anca...

Devamını oku >>>

Çanakkale geçilmez!


Tam 92 yıl önce 250.000 şehit verdi bu topraklar! Bu millet, bağımsız ve hür bir Cumhuriyet'in temellerini böyle attı Çanakkale'de. Silahla, mermiyle, topla, tüfekle, kanla, göz yaşıyla...

Eğer şu an ben bu yazıyı yazabiliyorsam, bunu tüm bu fedakârlıklara borçluyum. Bu borcumu elbet hayatım boyunca ödeyebilmem mümkün değildir ancak yine de görevlerimin bilincindeyim. Unutmamak, unutturmamak, yaşatmak...

Bana teslim edilen bu mirası, gerekirse ben de kanımla koruyacağımdır hayatımın son nefesine dek. Bu sayede ben de bana bırakılan hazineyi çocuklarıma, benden sonrakilere aktaracağım...

Ey Çanakkale şehitleri, ruhunuz şad olsun, yattığınız yerde rahat uyuyun zira bizler hep buradayız, sizinleyiz!

Devamını oku >>>

Özledim...


Gözümün önünden gitmiyorsun bir türlü
Özledim elini tutmayı,
Başını omzuma yaslamanı,
Dudaklarımızın buluşmasını,
Özledim sıcak yağmurlarımızı,
Özledim aydınlık gecelerimizi,
Özledim seni sen yapan herşeyi
Özledim senle olan beni!
Offf offf...
Nefret ediyorum sensiz kalan benden!

Devamını oku >>>

Nedir sanat? Kimdir sanatçı?


Yıllardır kendime sorduğum soru zincirleri vardır. Bunlardan bir tanesi "kimdir sanatçı?" ile başlar. Devamındaki sorular, "sanatçı mı doğulur, sanatçı mı olunur?" şeklinde gider.

Çoğu yerde de gördüğüm bu soruların cevabı hiç bir şekilde netlik kazanmamış durumda. Çünkü sanat ve sanatçı dediğimiz kavramların sözlük anlamları olsa da, içini tam olarak doldurabilecek somut bir niteliği yok. Sözlük anlamı demişken bakalım neymiş:

'sanat' isim Arapça ¹an¤at

1 . Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık:
"Bir oyunun on beş gün sürmesi bir sanat hadisesi olduğunu gösterirdi."- T. Buğra.

2 . Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım:
"Caz ve caz havaları ne yazık ki bizim çok verimli o millî halk sanatımızı da baltaladı."- R. H. Karay.

3 . Bir şey yapmada gösterilen ustalık:
"Konuşma sanatı."- .

4 . Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü:
"Askerlik sanatı."- .

5 . Zanaat.

'sanatçı' isim

1 . Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr.

2 . Sinema, tiyatro, müzik vb. sanat eserlerini oynayan, yorumlayan, uygulayan kimse:

"Türk tiyatrosunun en önde gelen kadın sanatçıları arasında yerini alıverdi."- H. Taner.

Açıklamaların geneline bakıldığında, sanat bir yaratıcılıktır. Ancak bu çok sığ bir tanımdan öteye gidemez kanaatimce. O zaman ne yazık ki Türk medyası tarafından sırtı sıvazlanarak ve prim verdirilerek televizyona çıkan bir çok 'maymun' için de sanatçı denmesi doğrudur. Lakin bu büyük bir hatadan başka bir şey değildir. Ülkemizdeki televizyon çılgınlığı ve akabininde gelen sorunların başında bu dejenerasyon (bozulma) bulunmaktadır. Televizyona çıkan herkesin altına "sanatçı" yazılması, 'gerçek sanatçı' gibi fazladan kavramlar doğurmuş, sanatın ne olduğunu unutturmuştur.

Sanat eğer bir yaratıcılıksa; bu, toplum seviyesinin altında bir yaratıcılık olmamalıdır, olamaz. Dünyaca kabul görmüş büyük sanatkârlara bir bakın. Beethoven, Mozart, Picasso, Leonardo Da Vinci, Michaelangelo ve daha birçoğu... Bizden yok mu? Tabii ki var: Zeki Müren, Barış Manço, Şener Şen, Fazıl Say... Yaşadıkları dönemlere, verdikleri eserlere de bir bakın. Neler görüyorsunuz? Benim bu isimlerin icra ettikleri sanatta gördüğüm 'herşeydir'. Bir Beethoven klasiği dünü, bugünü ve geleceği anlatır bana notalarda. Bir Picasso resmi aynı şekilde dünü, bugünü ve geleceği gösterir bana resimlerde. İşte budur sanatta olması gereken, sanatçının vermesi gereken.

Bir de şimdi bize sunulanlara bakın. Ajdar adlı bir şahıs, Nane isimli bestesiyle, sanatçı olduğunu iddia etmektedir. Düşünce özgürlüğüne diyecek bir sözüm yok ancak bunu reklam eden yapımcıya da, yayıncıya da ve izleyen insana da yazık derim. Çünkü demin bahsettiğim üzere toplumun seviyesinin üstünde olmayı geçtim, bu olay resmen ve alenen Türk milleti ile dalga geçmektir. Bırakın Türkiye Cumhuriyeti'ni Osmanlı Devleti'nde vaziyet bu kadar ayaklar altına alınmamıştır. Osmanlı Devleti deyince gerçi apayrı konuya giriyoruz, tam girmeyeyim çıkamayız ama Osmanlı'da hakim olan sanat anlayışı, sanatçıların hayat görüşleri, Avrupa rönesans sanatçısından bile yüksek değerdeydi belki...

Konuyu saptırmadan devam edelim. Ne yazık ki her evde bulunan televizyon tüm insanları kendine esir etmiş, cep doldurma pahasına her türlü ilgi gören 'şey'i fütursuzcana sunmaya devam etmiştir. Ancak tek suç kamera arkasındakilerde olmadığı gibi bir kısmı elbet televizyon önünde oturanlardadır.

Sanat nedir diye sorun kendinize. Ben de sordum şimdi:

Sanat, tiyatrodur, resimdir, şiirdir, heykeldir, yazıdır, hikâyedir, romandır, bestedir; sanat, yaşamaktır, hissetmektir, ağlamaktır, gülmektir; sanat, 'olmak ya da olmamaktır'...

Cevaplarımız benzer ise, sadece 'seyirci' kalmaktan vazgeçelim, sessiz olmayalım, birileri de bizi salak sanmaya devam etmesin artık!

Devamını oku >>>

Türkçeyi düzgün kullanmak


"Milliyetin çok belirgin vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz." Mustafa Kemal ATATÜRK

Son zamanlarda çok canımı sıkan bir konu hakkında daha düşüncelerimi dile getirmek istedim: Dildeki bozulmalar. Internet'den midir, yoksa insanların umursamazlığı, tembelliği, bilinçsizliği midir acaba bunun nedeni? Bir milleti yaşatacak en önemli unsurdur DİL.

Internet üzerindeyken sürekli gördüğüm yazışmalar. V yerine W, K yerine Q, C yerine J gibi garip yazışmalar. Bu nasıl bir saçmalıktır birisi bana açıklayabilir mi? Milyonlarca üniversiteli gencin bulunduğu bir ülkede, yazılan yazılar, nasıl bu kadar dilbilgisinden yoksun olabilir? Yıllarca bize o buz gibi ders sıralarında öğrettikleri Türkçe dersi niyeydi peki?

Anlamıyorum ben bu durumu anlamıyorum. Şu yazıyı okuyabilecek herkes biliyordur zaten geçen Internet üzerinden Msn Messenger adlı program aracılığı ile arkadaşa selam vermek istedim, olay şu şekilde gelişti:

Altuğ: Naber, napıyorsun?
Arkadaş: i cnm sndn nbr?
Altuğ: İyiyim sağ ol canım...

Arkadaşımın cevabı "e insaf artık" şeklinde tepki vermeme yol açtı. Sesli harflerden para mı alıyorlar, yoksa kelimeden birkaç -ki bu örnekte hepsi- sesli harf atınca zaman mı kazanılıyor?

***

Belki ben de bu yazıyı yazarken onlarca dilbilgisi ve imlâ hatasına düşüyorum, ama benim amacım bunları olabildiğince aza indirgeyebilmek, bilmediğim yerlerde gerekli kaynaklara başvurarak yazımı düzeltmek, kelimelerin doğru yazılışlarını bulmak oldu her zaman. Bunları yapmak çok zor değil, gelişen teknoloji ile beraber belki üşenilen sözlük ve kılavuz bile bir kaç saniye uzakta sadece. İşte bir kaç adres:

TDK (Sözlük ve kılavuz için kullanışlı)
Yazım kuralları için
Yazım kuralları için 2
Türkçe yazım kuralları
Noktalama işaretleri

Türkçeyle ilgili başka siteler:

http://yazim.sitesi.ws/
http://dilbilgisi.hakkindabilgiler.com/
http://www.dilimiz.com/

Unutmadan:

http://www.dahianlamindakideayriyazilir.com/

***

Takıldığım bir nokta daha kelimelerin doğru olmadığı halde toplumda yer etmiş bir şekilde yanlış kullanılması. Tıraş olan, saçlarını kestiren veya banyodan çıkan insana "sıhhatler olsun" denir, ama bu pek çok kişinin ağzına "saatler olsun" olarak yanlış yerleşmiştir. Elektronik cihazların pillerini doldurmak için kullanılan "şarj" kelimesi Fransızca kökenli olup "charge" kelimesinden gelmektedir. Ancak kullanma kılavuzunda bile "şarj" olarak geçen bu kelime inatla "şarz" gibi zor ve kulağa kötü gelen bir telafuzla söylenmekte, doğrusu her yerde yazmasına karşın bu yanlışı yapmakta ısrar edilmektedir. Bu bir "işin doğrusunu ben biliyorum" düşüncesi midir? Küçük bir ihtimal Türkçe kelimelerde J harfi bulunmadığı gerekçesiyle kelimeyi Türkçeleştirme yoluna gidilmeye çalışılıyorsa belki diyeceğim de... Sanmıyorum...

Boşvercilikten, hep banacılıktan, günümü geçireyim yarına düşünürüz felsefesinden biraz kurtulunsa ve önce kendimize sonra çevremize yararlı olabilme yoluna gidilse zaten kendiliğinden düzelecektir herşey. Çünkü bu kadar önemsiz bir konu değildir yazdıklarım. Hiç korkmuyor musunuz, yarın öbür gün yalnız kalıp, üç beş cümle güzel muhabbet edilecek birini bulamamaktan? Ben korkuyorum açıkçası ve korkumun üzerine gidip bunları düşünüyorum, yazıyorum...

Devamını oku >>>

Ulus'a Bildirge


Büyük ve Soylu Türk Ulusu;

Ordularımız 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’imizi ve yine 9 Eylül akşamı Bursa’mızı, kazandıkları zaferlerle kurtardılar. Akdeniz askerlerimizin zafer çığlıkları ile dalgalanıyor. Asya İmparatorluğuna yeltenen arsız düşmanın savaş alanlarına gelme gücünü gösteren ordu komutanları ile komuta kurulları, günlerden beri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin savaş tutsağı bulunuyorlar. Düşmanın başkomutan atadığı General Trikopis, birçok gece ve gündüz umutsuzca çarpışmalardan ve kurtulma yolunu denedikten sonra, buyruğundaki generaller, kurmay başkanları ve komuta ettiği ordunun elinde kalabilen kalıntıları ile en sonunda teslim oldu. Eğer Yunan kralı da bugün tutsak ettiklerimiz arasında bulunmuyorsa, bu taç giysililerin (Padişah-kral), yöntemleri gerçekte ulusların yalnız iyi günlerine katılmak olduğundan, savaş alanlarının acılı günlerinde onların, saraylarından başkasını düşünmemek huylarındandır.

Batı fabrikalarının çelik zırhları ile kaplanan koca Yunan orduları, artık Anadolu dağlarında, subaylarınca bırakılmış acınacak sürüler, kan dökücülüklerinden korkarak kudurmuş kütleler ve ağaç diplerinde kalmış olanaksız yaralılardan başka kalmadı. Düşman ordularının savaş gereçleri yaklaşık üçte ikisi ile topraklarımızadır.

Düşmanın tutsaklarından başka insan yitiğinin yüz binden ne denli çok olduğunu saptamak güçtür. Ama, resmi yetkimle ulusuma duyururum ki, bizim insan yitiğimiz dörtte üçü korkusuz yaralı olmak üzere on bin kişiye ulaşmaktadır.

Büyük Türk Ulusu …. ordularımızın yetenek ve gücü düşmanlarımıza korku, dostlarımıza güven verecek bir düzeyde gerçekleşti. Ulus orduları on dört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok ettiler. 400 km.lik aralıksız bir kovalama yaptılar. Anadolu’daki bütün işgal edilmiş yerlerimizi geri aldılar. Bu büyük zafer senin ürünündür. Bursa’mızı ele geçiren Yunan birlikleri ise, ancak İmparatorluğun askeri örgütü ile görüş ve eylem birliği ederek başarılı olmuşlardı. Ülkenin kurtuluşu, Ulusun oy ve istenci, kendi yazgısı üzerinde sınırsız ve koşulsuz egemen olduğu dönemden başlamış ve ancak Ulusun yüreğinden doğan ordularla olumlu ve kesin sonuçlara varmıştır.

Büyük ve Soylu Türk Ulusu, Anadolu’nun kurtuluşunu kutlarken sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz çevrenlerinden ordularının selamlarını da sunuyorum.

TBMM Başkanı

Başkomutan Mustafa Kemal

İzmir, 13 Eylül 1922

Devamını oku >>>

Türkiye'deki "Futbol" anlayışı


Spor denildiğinde ülkemiz sınırları içerisinde direkt akla gelen "futbol" denilen meret Türk insanında farklı anlamlarda vuku bulmuş durumda. Hobi olarak sürdürülecek birşeyi, düşmanlık boyutuna getirmek, hatta bir yaşam amacı olarak benimsemek bana anlamsız geliyor. Açıkçası kişiye zarar, kişinin çevresine de zarar.

Bunun temeli sosyolojik olarak da incelenebilir. Toplumun yöneldiği spor dalları, etkinlikler, refah seviyesi, işin maddi boyutu, vs. diye sıralanabilir. Futbolu bu kadar ön plana çıkartan tek ülke biz değiliz tabii. İtalya, İspanya gibi ülkelerde de neler yaşandı takip edenleriniz biliyordur. İngiltere seyircisi çok seviyeli bir seyircidir (tel örgü yoktur sahada) ama onların da holiganları tehlikeledir. Yani buraya kadar anladığımız bu sorunlar tek bizde yok. Ama buradan sonra ne oluyor, neler olmalı?

Buradan sonra iş spordan çıkıp, devlete dayanmaktadır. Hukuk, yargı, adalet ne kadar çalışıyor? Hükümeti eleştiren bir kanalın tüm çalışanlarının banka hesapları didik didik kontrol edilebiliyor da, MİLYON DOLARLARIN döndüğü futbol sektörüne niye gözler yumuluyor? Böyle olunca at koşturmak rahat oluyor tabii. Resmen fanusun içinde kendi kurallarını, prensiplerini uygulayan bir futbol sektörü oluşmuş memlekette.

Dolayısıyla taraftarlar da kendilerini bu boşlukta kaybediyorlar kanaatindeyim. Kontrolsüzlük işi bu noktalara kadar getiriyor. Hep neden olaylar çıkıyor? Şike, usulsüzlük, yolsuzluk, vb... E bu kadar bağrınıyor herkes, niye bir ilgilenen yok burayla? İçişleri bakanının, Kültür ve Turizm bakanının, Spordan sorumlu devlet bakanının bir olup ilgileneceği bir konudur bunlar. Aynı ülkenin vatandaşı iki insan biri Fenerbahçeli öteki Galatasaraylı diye nasıl düşman olabilir birbirlerine var mı bunun bir mantığı?

Peki taraftarın durumu ne? Açıkçası iğneyi batırdık, şimdi çuvaldız durumu söz konusu. Ben Fenerbahçeli bir taraftarım. Takımımı desteklerim, kötü oynadığında hatalarını söylerim, kızarım, at gözlüğü takmam. Galatasaray, Beşiktaş, herhangi başka bir Türk takımı Avrupa'da maç mı oynuyor, sonuna kadar desteğim onlarladır. Ama ne yazık ki çevremde görüyorum örneklerini, misal en yakın yaşadığım, Fenerbahçe - Az Alkmaar maçı sırası, "hepimiz alkmaarlıyız, hepimiz antifenerliyiz" gibi birşey yazıp gülmüş arkadaş. "A içimizdeki hain!" diyesim geliyor böylelerine. Hadi Türkiye ligi içinde tabii ki rekabete varım da, Alkmaarlıyız dediğin takım Hollanda takımı, bak bakayım Hollanda ne yapıyor, neler yapıyor, senin ülkene zarar veren kimleri destekliyor, bulunduruyor bünyesinde? Bunları düşünmek fazla mı uç bilmiyorum ama ince görmek lazım bazen. Basite indirgememek lazım hayatı. Hobiyse sadeliğini yaşa, ileriye taşıyorsan da sınırlarını bil bu işin.

Devamını oku >>>

Atatürk İlke ve İnkılapları


  • İLKELERİ
    • Temel ilkeler
      • Cumhuriyetçilik
      • Milliyetçilik
      • Halkçılık
      • Devletçilik
      • Laiklik
      • İnkılapçılık

    • Bütünleyici ilkeler
      • Milli egemenlik
      • Milli bağımsızlık
      • Milli birlik, beraberlik ve ülke bütünlüğü
      • Yurtta sulh, cihanda sulh
      • Çağdaşlık
      • İnsan ve İnsanlık sevgisi
      • Akılcılık, bilimcilik, gerçekçilik

  • İNKILAPLARI
    • Siyasal alandaki inkılaplar
      • Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
      • Türkiye'nin Yeniden İdari Teşkilatlanması (1930)
      • Ankara'nın Başkent Olması (13 Ekim 1923)
      • Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
      • Halifeliğin Kaldırılması ( Mart 1924)
      • Çok Partili Rejim Denemeleri (1924-1925)

    • Toplumsal alandaki inkılaplar
      • Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
      • Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
      • Tekkelerin, zâviyelerin ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
      • Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)
      • Lâkapların ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
      • Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerinin kabulü (1925-1931)

    • Hukuk alanındaki inkılaplar
      • Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
      • Medeni Kanun (1924 - 1937)
      • Türk Ceza Kanunu (1926)
      • Yeni Anayasanın Kabulü (1924)
      • Teşkilatıesasiye Kanunu (1924)
      • Şeriyye Mahkemelerinin Kapatılması (1924)

    • Eğitim ve kültür alanındaki devrimler
      • Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) (3 Mart 1924)
      • Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
      • Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
      • Medreselerin Kapatılması (1926)
      • Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
      • Güzel sanatlarda yenilikler (1928)

    • Ekonomi alanındaki devrimler
      • Aşar vergisinin kaldırılması (17 Şubat 1925)
      • Çiftçinin özendirilmesi (1925)
      • Örnek çiftliklerin kurulması (Atatürk Orman Çiftliği gibi) (1925)
      • Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması (28 Mayıs 1927)
      • I. ve II. 5 yıllık Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması
      • Anadolu'nun yeni yollarla donatılması
      • İzmir İktisat Kongresi (1923)
      • Tarım Kredi Kooperatifleri'nin Kurulması (1925)
      • Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün Kurulması (1935)
      • Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)
      • Kabotaj Kanunu (1 Temmuz 1926)


Devamını oku >>>

Onuncu Yıl Nutku


Türk Milleti!

Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu olsun!

Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk Milleti,

On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Mustafa Kemal ATATÜRK, Ankara, 29 Ekim 1933

Devamını oku >>>

Gençliğe Hitabe


Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

Mustafa Kemal ATATÜRK 20 Ekim 1927

Devamını oku >>>

İstiklâl Marşı



Yukarıdan dinleyebilirsiniz...

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!'
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuhedâ fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mâbedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden nâ'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

MEHMET AKİF ERSOY


Devamını oku >>>

Teknoloji ve İnsan


Teknoloji nedir?

Teknoloji, sözlük anlamı ile, “bir sanayi dalı ile ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi” demektir. Teknoloji, sanat ya da beceri anlamına gelen yunanca "Techne" ve bilim ya da çalışma anlamına gelen "Logia" sözcüğünün birleşmesinden türetilmiştir. Yani özetle bilimin hayatımıza olan yansıması, uygulamasıdır.
Teknolojinin başlangıcı, insanlığın başlaması ile aynı zamana denk gelir. Çünkü ilk insanlar da kendini koruyabilmek için, avlanabilmek için, aletler türetmiş, yapmış ve hatta bunları zamanla geliştirmiştir. İşte bu zamandan beri de teknoloji dur durak bilmeden ilerlemektedir. Çünkü insanın doğasında olan, ihtiyaçlar için sürekli yaratma isteği ve hatta merak kavramı hiçbir zaman miktarından bir değer kaybetmemiş aksine çoğalmıştır.

Teknoloji ne içindir?

İnsanlığın gelişmesi, bir nevi teknolojiye bağlıdır. Şu an günümüzde kullandığımız istisnasız her şey, günümüz teknolojisinin bir ürünüdür. Televizyon, telefon, araba, bilgisayar; sanayi araçları, vb… gibi çevremizde her an görebileceğimiz şeyler, yaşamımızın içine direkt olarak girmiş ve tamamen insanla entegre olmuş teknoloji ürünleridir. Dünyada her alanda birçok dal olduğu için, teknolojinin de bu dallara ayrıldığı görülmektedir. Tıptaki gelişmeler veya sanayideki gelişmeler buna örnek gösterilebilir.

Çağlar içerisinde teknolojinin yeri…

Eski çağlarda, teknolojinin genel amacı, yeni savaş aletleri ile savaşı kazanabilmek olarak görülüyordu denilebilir. Çünkü başlangıçtan günümüze kadar süre gelen silah teknolojisindeki geniş yelpazeye bakarsak, bunu yeterince görebiliriz. Taşlı sopalı mızraklı silahlardan, kılıçlı kalkanlı silahlara; ateşli yani toplu tüfekli silahlardan, şimdi ise kitle imha silahları olarak tabir edilen füzelere, bombalara… Görüldüğü üzere teknoloji bu alanda da hiç durmamıştır. Bu açıdan bakıldığında teknolojinin insanlığa bir yarar mı zarar mı sağlayacağı kafaları karıştırmaktadır. İnsan hayatını kolaylaştıran teknoloji, aynı zamanda da bir seferde binlerce can alabiliyorsa, teknolojinin iki farklı yüzü ortaya çıkmaktadır.

Savaşlar dışında teknoloji, orta çağda örneğin, “matbaa” demekti. Bu çok önemli bir gelişimdir. Ama önü yine onu yaratan insanlar tarafından kesilmek istenmiştir. Çünkü matbaa, yazı demektir, okumak demektir, birden fazla insana ulaşabilmek demektir. Bu durum da o zaman ki güç sahiplerini korkutan, silahtan daha güçlü bir alettir. Belki de kalem kılıçtan keskindir sözünün ispatlandığı noktadır.

Rönesans ile bilim ve paralelinde teknolojide büyük bir atılım gerçekleşti. Bilime verilen önem arttı. Yaratıcılık, hayat içerisinde ön plana geçti.

Yine buna benzer, İngiltere’de Sanayi Devrimi ile buharlı makinenin bulunması, seri üretime geçilmesi, tarihte çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü bu sayede, rekabet artmış bu da kaliteyi yükseltmiştir. Ama aynı zamanda, insanlığın durmayan tüketim açlığı da daha da yükselmiştir.

İnsanlığı geliştiren, yaşatan “teknoloji”, aynı zamanda insanlığın sonunu da getiren şey mi olacak?

Dünya savaşları sırasında, stratejik hesaplamaların kolaylığı ve doğruluğu için geliştirilmiş olan alet “bilgisayar”, PC (Personal Computer – Şahsa ait bilgisayar) kavramı ile milyonlarca eve girmiştir. A.B.D ARPA adlı projesi ile tüm bilgisayarları birbirine bir sistem üzerinde bağlamaya çalışmıştır. Bu proje ilk olarak askeri alanda kısıtlı kaldıysa da, 1985 yılında ARPA, Internet olarak isim değiştirmiş ve tüm bilgisayarlara ulaşmıştır. İşte bu devrim, insanların her an, her yerde istediğe bilgiye ulaşmasını sağladıysa da aynı zamanda saatlerini burada geçirmesine de neden olmuştur.

Bilgisayardan önce ve hatta şimdi de, hayatla bir olmuş bir icat da televizyondur. Yıllarca insanların, nasıl çalıştığına anlam veremediği bu kutu, yine de her evde kendine yer edinmiştir.
Peki örneğini verdiğimiz bu iki teknoloji ürünü, insanları, insanlardan uzaklaştırmış mıdır? Verdiklerinden çok aldıkları mı olmaktadır? Bu gibi sorular uzun zamandır olduğu gibi, halen tam cevap bulunamamıştır.

Ve bir önemli konu da, şu an olabilecek bir savaşta kullanılacak olan son teknoloji ürünü silahların, dünyanın sonunu getirebilecek olması… Teknoloji ile kendi sonumuzu mu getiriyoruz?

Peki ne yapılabilir, yapılmalı?

Teknoloji ve bilimi durdurma gibi bir durum söz konusu olmayacağından, insanlara, bilim ve teknolojinin ne olduğu, hangi aşamalardan geçtiği, artıları eksileri anlatılmalı, bu konudaki çalışmaların, yayınların, organizasyonların ve kurumların bir iç politika olarak önü açılmalıdır. Okullarda bunlarla ilgili temel düzeyde dersler olabilir. İnsanlar bilinçlendirilebilir ve bu sayede en azından kötü amaçlı kullanımları engelleme de önemli bir yer edinebilir.

Devamını oku >>>

Ah Türkiye'm Ah


29 Ekim 1923...
…2006

Türkiye Cumhuriyeti 83. yılını devirecek bu sene. Bir devlet için aslında kısa sayılabilecek bu sürede neler yaşamadı, neler görmedi ki canım ülkem…

I. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir halk, Kurtuluş Savaşı’nı verdi, yan yana, kanıyla, canıyla… II. Dünya Savaşı’nı gördü. Zincirlerinden kurtulup, emeklemeye başlamıştı; ayağa kalktı, sendeliyordu ama ilk adımlarını atıyordu; tam yürümeye başladı derken, artık koşabilir derken, arka arkaya çelmeler atılmaya başladı… Yere düştükçe, ne kadar doğru olduğunu şimdi anladığı sözdeki gibi “düşenin dostu olmadığını” görüyor ve başına üşüşenlerin “boşuna kalkmaya çabalama, yine düşersin” laflarına maruz kalıyordu.

Son günlerde yaşadığımız olaylar da bu çelmelerden biriydi aslında. Ama yine takıldık, tökezledik… “Şu Çılgın Türkler” 200. baskısını geride bırakmış, yaklaşık yarım milyon insan, daha Misak-ı Millî’de yemin edilmiş bu toprakların İstiklal Savaşı’nda ne canlar pahasına savunulduğunu bir kez daha okumuşken, yine bu toprakların bir parçası olan doğu bölgelerimizde yaşananların nedeni neydi? Bunlar bize neyin göstergesi oldu?

Çok çeşitli cevaplar gelir bu soruya sanırım. Eğitimin, yatırımların oraya gitmemesi en sık rastlananlardandır; lakin doğruluk payı olsa da kesin cevabı verememektedir. Çünkü İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük şehirlerden toplanan vergilerin büyük bir kısmı da doğu bölgelerimize aktarılmaktadır. Dış güçlerin etkisi de denilmektedir. Evet, bu da doğrudur. Ama benim en çok canımı sıkan, kendi kendimize yaptığımız kötülükler... Üst paragrafta yazmaya çalıştıklarım aslında buna karşı küçük bir sitemdi. Tarihimizi, kökenimizi unutmaya niye meyilliyiz?..

Avrupa Birliği peşinde koşarken verdiğimiz tavizler, yasalarımızda ve kanunlarımızda yaptığımız değişiklikler nedeniyle artık ülkemizde terör hareketlerinde bulunan teröristlere bile neredeyse gerekli yaptırımlar uygulanamıyor –eh, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin katkılarını da(!) unutmamak lazım–. Doğu illerimizde, bölücü terör örgütü lehine yürüyüşler düzenleniyor; konserler düzenlenip, bayraklar açılıyor...

Haber programları, tartışma programları, köşe yazıları ve daha birçok yerde konuşuluyor gelinen son nokta. Manşetler atılıyor, anketler yapılıyor ve sonuç büyük oranda “bilinçli” çıkıyor. Sonuç bunu gösteriyor ama bir müddet sonra yine kapanıyor, yine unutuluyor… Bunun devamında her geçen gün geleceğimizi biraz daha tehlikeye sokmuş oluyoruz.

Burada ahkâm kesip, konuşmak hatta yol göstermek elbet haddim değil. Zaten ne yapılması gerektiğini aslında hemen her an görebilmek, bulabilmek mümkün. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bize verdiği öğütler, gösterdiği yollar, İlke ve İnkılaplar ve Nutuk bilmemiz ve farkına varmamız gereken her şeyi anlatır bizlere. Yani her şeye önce buradan başlamalıyız. Bize Türkiye Cumhuriyetini teslim eden Atalarımızın bıraktıklarını ve yaptıklarını unutmadan, onları unutmadan…

23.04.2006

Devamını oku >>>

Zor zanaattir aşık olmak...


Yazıya nasıl giriş yapsam diye dakikalardır bakıyorum oraya buraya… Kararsızım, düşünceler kafamda şekillenmiyor bir türlü. Yoksa aşk mı zorluyor beni bu duruma? Ama ben aşık değilim ki… Aşk… İnsanın anlam veremediği duygularından bir tanesi, duygu mu peki sadece? Biyolojik olarak da açıklanmaktadır aşk, bilmem ne hormonlarının fazla salgılanması, mutluluk yaratması falan filan diye. Hangi hormon insanın iştahını kesebilir? Hangi hormondur ki bu, geceleri uykusuz bırakır insanı? Hem bir saniye! Mutlu değil miydik biz aynı zamanda? Aşk budur işte. Kafamdaki düşünceler karışık olduğu gibi aşkın kendisi de tamamiyle karışık olduğundan yazıyı da böyle anlamsız hale getirir. Buraya kadar birşey anlayanlar varsa aşkı kendi değerlerinde çözümlemiş sayılabilir, şanslısınız.

Sorular çoktur bu konuda: “Aşk mı sevgi mi?” “Aşk sonsuz mudur yoksa 7 ay, 9 ay, 1 sene, 3 sene mi sürer?” diye gider cevabı olmayan anlamsız sorular zinciri. Aşk ile sevgiyi birbirinden ayıran özellikler var mıdır diye düşünüyorum. Aklıma tek gelen aşkın çok daha yoğun olmasıdır bence. Aşık oldunuz mu hiç? O süreci yaşadınız mı? Daraltıcıdır, duvarlar üzerinize gelir, boğulursunuz haykırmak istersiniz ama çevrenizde halinizden anlayan bir kişi bile yokmuş gibi gelir, aklınızda sadece tek bir “şey” vardır, geceleri gözünüzü kapattığınızda hep “o”nu görürsünüz, bulunduğunuz yerlerde, mekânlarda yoksunuzdur aslında, siz sizde olmazsınız, onun olmadığı her yer sizin de olmadığınız bir yerdir işin gerçeği… Peki o ne yapıyordur? Ne ile ilgilenmektedir? Kimledir? Kimlerledir? Ardı arkası kesilmez kendinize yönelttiğiniz soruların. Gördüğünüzde, karşılaştığınızda, buluştuğunuzda nefes alamazsınız, kelimeler çıkmaz düğümlenir boğazınızda, sıcak basar, bir taraftan da inanılmaz bir sevinçle çoktan göğe yükselmişinizdir. Zor zanaatir aşık olmak çok zor… İnsanın bilerek sado-mazoşistlik yaptığı bir husustur.

Mübalağa sanatının temsilciliğini yapmak istiyorum şimdi, bunu belirttim çünkü bir kaçınız şu an yazacaklarım için “o kadar da değil canım” diyebilir: Aşık olmak, dünyadaki cennet ile cehennemi ayıran ince bir çizgidir, aşkı çözümleyenler cennete alınır, diğerleri cehenneme. Aşkı çözümlemek hayatı anlamaktır çünkü, niye yaşadığımızın cevabıdır… Ama belirtmeliyim ki bu cennet ve cehennem sürekli nitelikte olmayabilirler.
Hayatta birden çok defa aşık olunabilir mi? Neden olmasın aslında… Eğer kalbimizin sadece bir tane eşi varsa şimdiden karamsarlık sarıyor içimi. Ya bulamazsam onu? Ya bulup da bilemezsem, göremezsem?

Kafama takıldı, laf etmeden geçemeyeceğim. Şu aşkın son kullanma tarihi mevzusu. Ne saçma bir özelliktir bu, bir duyguya yüklenen. Çıkarlar söylerler, “efendim aşkın ömrü şu kadardır”. Size ne kardeşim insanların aşkından? Niye onlara yorum getiriyorsunuz? Belki benim bir ömür boyu sürecek, belki Ahmet sizden 2 gün daha fazla yaşayacak aşkı… Formül mü vardır aşk süresinin hesaplanması için?

Her şeyi bozuyor ya insanoğlu duygularını bile “saf”, “katıksız” bırakamıyor. Düşünmeden, sorgulamadan, doyasıya yaşamak bir anlık bile olsa geçmiyor akıllardan. Dedik ya zor zanaattir aşık olmak diye, aslında zor zanaattir aş(ı)k olmadan yaşamak...

Devamını oku >>>

Hâlâ...


Geceleri uyumak, sabahları kalkmak istemiyorum bu sensiz yatağımda
O kadar sen yoksun ki...
Her saniyemde, her anımdaydın
Şimdi ise sadece anılarda, yaşanmışlıklarda kaldın
Bir de rüyalarımda...
Ben sanıyordum ki sensizlik sadece senden uzak kalmaktı
Öyle değilmiş meğer yeni öğrendim
Sensizlik seni bilmeden yaşamakmış meğer
Bu çok acıtıyor yüreğimi...
Ah bak iki damla yaş düştü yine önüme
Birisi senin, birisi benim için
Bırak sen ağlama, üzülme lütfen
Sana olan sevgim hepsine değer

Belki inanmıyorsun bana ama, ben seni hâlâ hâlâ hâlâ seviyorum, seveceğim...

Devamını oku >>>

Güvercin


Sensiz kaldığım gün ölmüştüm ben aslında
Ama bir güvercin olarak tekrar geldim hayata
Uçabiliyordum...
İlk aklıma sen geldin
Evine uçtum
Pencerene kondum
Oradaydın...
Seni gördüğüme o kadar çok mutlu olmuştum ki...
Cama doğru yöneldin, beni gördün
Kaçmadım
Camı açıp beni okşadın
Bir kez daha bana dokunuyordun o an
Seni son bir kez daha hissedebilmiştim
Çok şey anlatmak istiyordum sana ama yapamazdım
Artık gitme zamanımın geldiğini anladım daha sonra
Seni bir günlüğüne bile olsa bir kere daha görmek yeter demiştim çünkü
Çok da emindim ki bir günlüğüne bile gelsem dünyaya sen olacaktın kalbimin damarlarında
Bıraktım kendimi aşağı
Kanatlarımı açmadım, oynatmadım bile
Düştüm...
Artık hep seninle olacaktım, evinin önündeki kaldırımın üstünde
En azından ruhum...

Devamını oku >>>

Kan Uykusu


Skytürk için Serdar Akinan tarafından hazırlanan belgeseli izleyenleriniz olmuştur. İzlemeyenler için kısa bilgi verelim:

Belgesel, PKK terör örgütü hakkında bilgiler vermekte ve 1993-1995 yıllarında bölgede dönemin komutanı Osman Pamukoğlu'nun ve bölgede görev almış isimlerin röportajlarını içermekte. Terörle olan mücadeleyi her yönüyle ortaya koyan bir yapıt.

Belgeselin kitabı da satışa sunulmuş durumda. Kitapla beraber bir DVD de yanında veriliyor, bunun içinde ise televizyonda verilenlerin dışında Osman Pamukoğlu özel röportajı, ekstralar, çatışma videoları ve dahası bulunuyor. Kitabın fiyatı 17.95 YTL. Internet alışveriş sitelerinden indirimli de alınabilir sanırım.

Belgeselin bir de Internet sitesi var: http://www.kanuykusu.com/ Televizyon için hazırlanan belgeseli izlemeyenler için de Google Video linkini vereyim, 1 saat 55 dakikalık belgesel tamamıyla bulunmakta.


http://video.google.com/videoplay?docid=-6116250043189875117&q=kan+uykusu&hl=en

Televizyonda yayınlandığı için yasal bir engel olacağını sanmıyorum bunu vermemde. Zira kitapla verilen DVD daha farklı görüntüleri içeriyor bunu vermiyor.

Niye bu kadar reklamını yapıyorum sorusu gelirse de akıllara cevabını vereyim. Bazı gerçeklerin farkına varılması, unutulmuş şeylerin hatırlatılması adına önemli bir belgesel. Halkın bilinçlenmesi adına önemli bilgiler. Sizler de arkadaşlarınıza, yakınlarınıza, bahsederseniz kendi payımıza düşen görevlerin küçük bir kısmını yapmaya başlamış oluruz düşüncesindeyim.

Ek bilgi: Belgeselde konuşmacı olan Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu ve Emekli Albay Erdal Sarızeybek'in de kitapları bulunmakta. Merak eden, araştıran varsa bu kitaplar da bu konudaki önemli kaynaklardır.

Devamını oku >>>

Bir haykırış...


Günümüzde üzerinde yaşadığı, bastığı toprağın, soluduğu havanın değerini bilmeyen o kadar çok kişi var ki... Gerçi bu hep böyle idi, her zaman görülen bir durum. Bu kendini bilmezler, Mustafa Kemal Atatürk'e laf atarlar hep, inanılmaz asılsız şeylerle suçlarlar, inanılmaz sıfatlar eklerler önüne. Nasıl bir atgözlüğüdür bu takılan? Ya da O'nu ne kadar okumuşlar, anlamışlardır ki bunları söyleyebilmektedirler. Hiçbir ideolojiye sahip olamayan, bırakın ideolojiyi bir hayat görüşüne bile sahip olamayan bu şahıslar ordan buradan duyduklarını birleştirip bir yumak haline getirirler. Atatürk'ün nasıl bir ideolojiye, nasıl bir fikre sahip olduğunu bilemezler, ve yaşadıkları topraklara ihanet etmeye devam ederler.

Çöken bir imparatorluğun küllerinden tekrar bir Cumhuriyet yaratan bu insana ve O'nun silah arkadaşlarına ağza dahi alınmayacak laflar ederler. Hemen aklıma gelen bir örnek: Atatürk'e faşist gibi asılsız söylemlerde bulunulur. Bu nasıl bir bilgisizliktir, cehallettir? Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi oğlu Abdurrahim Kürt'tür, kaç kişi bunu bilir? Topraklarımızı işgale gelen, köylerimize acımasızca saldıran bir milletin askerine "ah sizler kim bilir hangi anaların oğullarısınız, koptunuz geldiniz yuvalarınızdan" diyebilmektedir. Yine aynı şekilde bu millete mensup Kral, Türk Bayrağı'nın üstüne basarak geçerken, Mustafa Kemal yerdeki bayrakları kaldırtıp millete olan saygısını bir kez daha göstermiştir.

İşte Atatürk Milliyetçiliğini anlamaktan yoksun bu kişiler haliyle bunu alâkasız yerlere çekmiştirler. Tüm bu asılsız kötülemelerin, çamurların dışardan gelmesini anlarım, ve sonuna kadar dışarıya karşı savunurum değerlerimizi, önünde dururum; ama ya bizi içimizde, sırtımızdan vuranlara ne demeli? Onlara ben şimdilik bir şey diyemiyorum/demiyorum. En güzel cevabı şu mısralarda Neyzen Tevfik vermiştir aslında:

İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...

Aklımdan geçen daha onlarca düşünce, onlarca haykırış var. Elimden geldiğince yazıya dökmeye çalışıyorum. Yeni neslimizin uyanmaya ihtiyacı var. Öğrenmeye ihtiyacı var, bilmeye, görmeye, unutmamaya ihtiyacı var! Mustafa Kemal: "Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır." sözlerini boşuna sarf etmemiştir. Gençlerimize tarihleri, geçmişleri, "Ata'm izindeyiz!" sözü iyi bir şekilde içleri dolu olarak anlatılmalıdır. Neden okuldaki en sıkıcı derslerden biridir tarih? Tarihimizi bilmez isek, geleceğimizi nasıl yaratabiliriz peki?

29 Ekim 1923... Sokakta birkaç kişi çevirip sorsanız bilemeyenler olacaktır ne yazık ki. 1923-2007, 84 yıl... Bu millet ki tarihinde 7 cihana kafa tutmuş... Sizce şimdi hak ettiği yerde mi, olması gereken yerde mi bize bırakılan bu hazine? Değil tabii ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılını kutlarken de eğer bir yerlere üye olacağız diye onun bunun ağzına bakıyor olmak istemiyorsak, aklımızı başımıza devşirmeliyiz. Zaten aklımızı başımıza aldıktan sonra -hâlâ anlamadınız ise-, anlayacaksınız ki "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!".

Devamını oku >>>

Yazıyorum gördüklerimi, kafama takılanları...


İlk yazımın sayfama uğrayanlara bir "merhaba" niteliğinde olmasını istedim. Yazılara giriş yapmak zaten zordur, bir de ilk yazıya giriş yapmak daha da zor oluyor. Neyse uzatmayalım...

Efendim ben bir üniversite öğrencisiyim. Uluslararası İlişkiler 3. sınıfta okumaktayım şu an. Öğrenci olmanın güzelliklerinden ötürü gün içinde oldukça zaman bana kalabiliyor. Bu boş zamanın değerlendirilmesi amacıyla böyle bir çalışmaya girmek istedim.

Bunun da nedeni şudur esasında: Her gün çevremizde onlarca olay oluyor. Bunların bir kısmı kişilere has, bir kısmı da tüm toplumu ilgilendiren mevzular. Gazeteleri her açışımda, televizyona her bakışımda, Internet üzerinde her gezinmemde canımı sıkan pek çok olaya rastlıyorum. Oku, oku, izle izle, nereye kadar? Bir şeyler yapmalı, ama neler?

Bu bağlamda, tamam, iyi güzel hoş ancak öğrenci adam neler yapabilir? İmkânlar, statü, söz sahipliği nelere el verir? Aslında pek çok şeye. Yeter ki istensin!

Ben de bunları düşünerek artık bir şeyler yapma çabamı sıklaştırmak istedim. Okumak, bilgilenmek, bilinçlenmek, düşünmek, yorumlamak işte bu hepsinin sentezinde yazmak, anladıklarını anlatabilmek, aktarabilmek, paylaşabilmektir isteğim.

Yazacaklarım için şu konu, bu konu diyemiyorum. Çünkü aklımda pek çok şey var. Hepsine zaman zaman değinmek istiyorum. Kendi haykırışlarımı, çığlıklarımı, duygularımı, düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. İşin özetinde hepsi bu aslında...

Diyeceklerim şimdilik bu kadar.

Devamını oku >>>